bizosmanliyiz-1299
  İLGİNÇ VE AÇIKLANAMAYAN OLAYLAR
 

Kuyudaki şifalı su

 

Ayasofya'nın içinde büyük salonun ortasında bir kuyu vardır. Eskiden bu kuyu kalp hastalığına tutulanların sık sık geldikleri bir yerdi. Bunlar üç cumartesi art arda aç karnına buraya gelir, sabah namazını kılar ve bu sudan içerlerdi.

Bu gelenek cami müze haline getirilene kadar sürdü. Kuyunun üzerinde yaklaşık 50 cm. çapında demir bir kapak var.7 Metrelik bir çubuk sarkıtıldığında dibine ulaşılamıyor. Su hala mevcut, tadı tatlımsı ve mineralli.

Bu suyun ne tür bir bileşim taşıdığı ve bozulup bozulmadığı, Niçin kalp hastalığına iyi geliyor, henüz bilinmiyor.

  

Garip İşaretler

 

24 Nisan 1964 saat 17.30 u gösterirken, New Mexico Socorro polis departmanında görevli polis memuru Lonnie Zamora, arabası ile fazla sürat yapan bir sürücüyü takip ederken aniden duyduğu bir gök gürültüsü ile baktığında turuncumsu bir alev topunun yeryüzüne inmekte olduğunu farketti. Alev topunun, yakında bulunan bir dinamit  deposunun yönüne düştüğünü görüp, kovaladığı arabayı izlemekten vazgeçip  o yöne doğru direksiyon kırdı.

Bozuk yolda ilerledi. Güneybatıya doğru ilerlediğinde ise bulunduğu yerden 140-180 metre ötede çok parlak, alüminyuma benzer, beyaz bir cisim gözüne ulaştı. Çocuklar tarafından ters çevrilmiş bir otomobil sandı. Cismin yanında da beyazlara bürünmüş insanımsı yaratıklar dikkatini çekti. Zamora sonrada verdiği ifadede numaralı güneş gözlüğü taktığını bulunduğu mesafeden tam manası ile seçemediğini yalnızca tahminen 1-2 m boyunda olduklarını, hatta içlerinden birinin de kendisini fark eder etmez yerinde zıpladığını anlattı.

Yabancıların, kim olursa olsun, belki yardıma ihtiyaçları olabilir, diye arabayı üzerlerine sürmeye başladı. Uzaktan manzara şaşırtıcıydı. Karşısında ayaklar üzerinde dikey duran oval bir cisim vardı. Merkezi telsizle arayarak, muhtemel bir kaza yerinde bulunduğunu ve yoluna yaya devam edeceğini bildirdi.

Arabadan çıkar çıkmaz, iki saniye aralıklı üç gürleme sesi duydu. Cisme yaklaştıkça gürleme sesinin de artmakta olduğunu farketti. İnsanımsı yaratıklar ortalıkta yoktu. Aniden tozu dumana katarak yerden yükselen turuncu renkli bir alev topu gördü. Arabasına doğru kaçmaya çalışırken arkasına bakmayı da ihmal etmiyordu. Oval cismin yatay duruma geçip havalandığını fark etti. Kendisini çalılıklar arasına zor atmıştı ki gürlemenin kesildiğini ve cismin yerden 5 m.kadar yükseldiğini gördü. Merkezi telsizle haberdar ederken de cismin ilerdeki dağın yamacından süzülerek yok oluşunu şaşkın şaşkın izliyordu.

Zamora, cismin üzerinde 15 cm. uzunluğunda garip bir işaret gördü. Komiser gelene kadar not defterine gördüğü şekli çizmeye koyuldu.

Komiser Sam Chavez az sonra olay yerine vardı. Eğer gelirken yanlış bir dönemece sapmamış olsaydı. Cismi o da görebilecekti.

-Ne oldu Lonneie? sanki şeytan görmüş gibi bir halin var? dedi.

-belki de gördüm dedi Zamora.

Zamora, komisere cismin havalandığı yerde halen yanan çalılıkları gösterdi. Olay yerine vardıklarında toprağı 5 cm kadar içeriye çökertmiş 4 adet aayk izine rastladılar. Bu izleri uçan dairelerin yaptığını tahmin ettiler.

Daha sonra olay yerinde inceleme yapan Mühendis W.T.Powers .ilginç bilgiler verdi.Her izi bir ton ağılığında bir cismin bırakabileceği ölçümlerden de dört ayağın çaprazlama kesişmesinin 90 derece olduğunu,her kenarın orta noktasının ise bir çemberin çevresinde yattığını söyledi.Bay Powers yerdeki yanık izinin ise dört ayağın çaprazlama merkez noktasına tekabül ettiğini bunuda Zamoranın görmüş olduğu  turumcumsu ışığı doğruladığını vurguladı.Cimin yakınında ise insanımsı yaratıklara ait olduğu sanılan yuvarlak ayak izlerine de rastlanıldı.

Scorro olayı basında ve dünya da büyük yankılar uyandırdı.

 

 

Tunguska'da neler oldu

 

30 Haziran 1908 sabahı saat 07.15 te Rusya'nın Sibirya bölgesinde Tunguska nehri vadisi semalarında çok büyük bir patlama oldu. Bu patlama aynen bir atom bombasının patlamasına benziyordu. Nereden geldiği belli olmayan devasa, mavi, parlak bir cisim aniden gökyüzünde, yere yakın bir yerde belirdi. Büyük bir toz kütlesi kaldırarak yükseldi ve infilak etti. İnsanoğlu o güne kadar böyle müthiş bir olaya tanık olmamıştı.

Çok büyük bir şans eseri, olayın geçtiği kayalık Tunguska nehri vadisine çarptı.30 Km.yi bulan bir daire içinde insanlar yaşamıyordu. Çok sık ormanlarla kaplı olan bu  bölgedeki ağaçlar tamamen yandı. Bu alanın hemen kenarında yaşayan ve Moğollara benzeyen göçebe Tungus insanları patlamayla birlikte adeta etrafa saçıldılar. Çadırları şiddetli rüzgârlarla sürüklendi. Çevrelerindeki ormanda yer yer yangınlar çıktı. Patlamadan kaynaklanan aşırı sıcaklık Tungusların kullandıkları metal eşyaları eritti. Rengeyiklerini yaktı. Etkinin yoğun olarak hissedildiği alan içinde tekbir canlı hayvan kalmadı. Fakat ne hikmetse patlama hiçbir insanın ölümüne de yol açmadı. Bu arada bazı kişiler "siyah Yağmur'un" yağdığına tanık oldular.

Tunguska patlamasının etkileri 1000 km.lik bir alan içinde hissedilmişti. patlama bölgesinden 600 km uzaklıktaki Kansk'ta bile balıkçıların nehre yuvarlandığı, atların şok dalgalarının etkisiyle yere kapaklandığı, evlerin sallandığı ve kapkaçağın raflardan aşağı düştüğü  görüldü. Trans Sibirya ekspresinin makinisti, vagonlar sallanmaya başladığında, raydan çıkma korkusuyla treni durdurmuştu.

Depremleri kaydeden aletler ayını gün bütün Avrupa da sismik dalgalar olduğunu gösterdiler. Dünya manyetik alanında sapmalar olduğu ortaya çıktı. Hava bilimcileri ise patlamanın yol açtığı şok dalgasının dünya atmosferinin çevresini iki kez dolandığını tespit ettiler.

 

Çanakkale'de kaybolan alay

 

10 Ağustos 1915 Çanakkale... Güneşin göz kamaştıran parlaklığı, topların tükenmek bilmeyen gürlemelerine karışıyor... Gelibolu savaşının son dönemi, cehennemi Çanakkale'ye taşımış... Siperler fırın gibi... Savaş kokusu ile dolu sıcak bir rüzgar. Ovada eserken, ince bir toz tabakasını da birlikte havaya kaldırıyor. Yiyeceklerin, siperlerin, ölü ve yaralıların üzerine bulutlar halinde çöken iri yeşil sinekler, dizanteriye yakalanan İngiliz askerlerini perişan ediyor...

İngiliz askeri tarihinin en büyük yenilgilerinden birine adım adım yaklaşıyor.

İngiliz komutan Sir Lan Hamilton, korkunç bir yenilgiye uğrayacaklarını sezmiş, savaşı kazanmanın tek şansını, taze kuvvetlerle birlikte yapılacak büyük bir saldırıda görmüştü.

Kraliyet Nortfolk Alayı taze kuvvetlerin bir parçası olarak 29 temmuz 1915 de İngiltere'de gemilere bindirildiler. Savaş tecrübeleri yoktu. Ordu mensuplarınca tatil gecesi askerleri diye anılan savunma birliklerine bağlıydılar. Nortfolk alayı, savaş hattı gerisinde iklime alışmak için bekletilmeden 10 Ağustos günü Suvla Koyu'nda unutulmaz bir macera yaşamak hayali yerine cehennemi andıran bir kabusla karşılaştı.

Sahile yakın bir yerdeki tuz gölü, kavurucu yaz sıcağının etkisi ile kurumuş ve güneşin parlaklığını ve ısısını ayna gibi Norfok Alayı'nın üzerine yansıtıyordu. Kuzeydeki Kireçtepe ,iki yanında Kavaktepe ve Tekketepe, güneyindeki Sarıbayır arasından kalan Suvla düzlüğü ,dev bir arenayı andırıyordu. İngiltere'nin Dereham kasabasında toplanan Norfolk Alayı 4.ve5.taburları, anayurtlarından uzak bu topraklarda kendilerinden önce gelenlere mezar olan bölgede şaşkına döndüler. Savaşta herşey olabilirdi ama,Norfolklular ,savaşın dışında başlarına gelecek olayı asla düşünemezdi.

Sir Hamilton,Tekke ve Kavaktepelerine bir gece karanlığında ani ve hızlı bir saldırı yapmayı planlamıştı.Bu iş için 12 Ağustos gecesi 54.Tümen ilerlemeye başladı.İçlerinde Nortfolklular'ın tugayı da bulunuyordu.Tepelerin yamacına kadar gelecekler ve şafak sökerken saldırmak üzere hazırlanacaklardı.Fakat Anafarta Ovası denilen yerde,Türk askerinin pusuya yattığı sanılıyordu.Bu yüzden Norfolklular'ın bir Tümeni önde giderek yolu açsın diye 12 Ağustos öğleden sonra harekete geçti.

Bu öncü tümenin ilerleyişi tam bir bozgunla  sonuçlanmıştı.Gelibolu Savaşında İngilizlerin gösterdiği şaşkınlık ve beceriksizliğin tipik bir örneğini  verdiler.Öğleden sonra saat 4 te topçu desteği ,başlayacaktı.Ama 45 dakikalık bir gecikme oldu.Haberleşme hatası yüzünden gecikmeyi öğrenemeyen topçu desteği gereksiz yere,saatinden önce başladı ve boşuna ateş gücünü harcadı.

Savaş alanı hiç incelenmemişti. İngiliz komutanların, arazi hakkında bilgileri yoktu, hedefleri hakkında tam bir karara varamamışlardı. Haritaların çoğu son anda çalakalem çizilmişti ve yarımadanın diğer tarafını gösteriyordu. Türk kuvvetlerinin gücünden de habersizdiler.

4.Nortfolk Taburu, geride olmak üzere,163.tümen, gün ışığında çıplak ovayı geçmeye çalışmanın bariz bir hata olduğunu anladığında ancak 900 m.kadar ilerleyebilmişti. Türklerin direnci. İngilizlerin tahmininden çok daha büyüktü. İngiliz tümeninin büyük bir kısmı makineli tüfek ateşi altında kaldığı için olduğu yerde çakılmıştı. Ancak sağ tarafta yer alan 5.Nortfolk taburu daha az bir mukavemetle karşılaştığından ilerlemeye devam etti.

İşte tam bu sırada 22 kişilik bir Yeni Zelanda sahra birliğinin gözleri önünde Norfolk alayı'nın 4.taburuna bağlı çok sayıda asker, karşılarında ki tepeye doğru yürümeye başladılar.

Tepenin üzeri ekmek somunu şeklinde beyaz bir bulutla kaplıydı. İngiliz askerleri, yavaş yavaş tepeye yaklaştılar ve bulutun içinde kayboldular. Son asker de bulutun içine girdikten sonra, beyaz bulut yavaşça havalandı ve rüzgârın aksi yönüne doğru hareket etti...

Kumandan Hamilton İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e gönderdiği telgrafta ,olayı şöyle anlatıyordu.

"Savaş sırasında 163.tümen her bakımdan üstün olduğu bir anda, çok garip bir olay meydana geldi. Türklerin zayıflamakta olan kuvvetlerine karşı, Albay Sir H.Beauchamp, cesur ve kendinden emin bir kumandan olarak büyük bir gayretle hızla ilerledi ve savaşın en güzel kısmı böyle başladı. Mücadele daha kızışmış ve iyice karışmıştı.

Bu sırada askerlerin çoğu yaralı ve susuzluktan perişan bir haldeydiler. Bunlar kampa ancak gece vakti geri dönebildiler. Fakat, albay,16 subayı ve  250 askeri ile önüne düşmanı katmış ,hızla ilerlemesine devam ediyordu...Daha sonra bunlardan hiçbir haber alınamadı.Ormanlık bölgeye hücum ettikten sonra gözden kayboldular ve sesleri de duyulmadı.İçlerinden hiçbiri geri dönmedi."

267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti. O gün öğleden sonra başlayan ilerleyişin başarısızlıkla sonuçlanması, Sir Lan Hamilton'un savaşı kendi lehine döndürme ümidini de yok etmişti. Böylece 1915 yılı sonunda Müttefik kuvvetler, geri çekilerek, büyük bir yenilgiye uğradılar. Gelibolu Savaşı,Sekizbuçuk ay sürmüştü ve 46.000 askerin ölümüyle sonuçlandı.O zamanın savaşları için korkunç bir rakamdı bu.1926 da İngiliz hükümeti ,savaşın kaybedilme nedenlerini araştırmak üzere resmi  bir kurulu görevlendirdi.

Gelibolu Kurulu'nun son raporu  adı altında baştan aşağı sansür denetiminden geçmiş bir rapor,önce 1917 de ve daha sonra da 1919 da yayınlandı.Raporun aslı ,1965 yılına kadar ortaya çıkarılmadı.1918 sonunda,İngilizler Gelibolu'ya sanki galip gelmişçesine geri döndüler.İşgal Kuvvetleri'nin bir  askeri,savaş alanında gezinirken Kraliyet Norfolk Alayı'na ait bir rozeti buldu.Çevrede yaptığı soruşturma sonunda ,bir Türk çiftçisinin kendi arazisinde bulduğu bir sürü cesedi,yakında bir dereye attığını öğrendi.23 Eylül 1919 günü ,cesetleri çıkarmak gibi,zevksiz bir işin ardından ,mezar kayıt birliğine başkanlık eden bir subay şu açıklamayı yapıyordu.:

"Kayıp Norfolk Birliği'ni bulduk. Toplam olarak 180 ceset. bunların 122 si Norfolk'tan,bir kısmı da diğerlerinden.Yalnız iki erin kimliğini öğrenebildik.Cesetler 3 km2 lik bir alana yayılmıştı.Bulundukları yer Türk Cephesi'nin 750 m.gerisindeydi.Çoğu anlaşıldığına göre ,bir çiftlikte öldürülmüş,bütün bunlar,başında düşündüğümüzün doğruluğunu gösteriyor.Herhalde fazla ilerleyemediler ve teker teker temizlenip gittiler.Yalnız çiftlik evine ulaşanlar kurtulmuş olabilir.

Kayıp 267 Norfolklu'dan 122 sinin ceseti bulunabildi. Geri kalan 145 kişinin ne cesedi bulundu ne de kendilerinden bir daha haber alınabildi. Yeni Zelandalı askerlerin anlattığı rüzgârın kendi yönünde giden beyaz bulut, kendi esrarını da birlikte götürmüştü.

Çanakkale Savaşı 8,5 ay sürdü. Bu süre zarfında Boğaz'ın iki yanı, tam bir cehennem olmuştu. Bu savaşta hayatta kalanlar, yaşadıklarını hiç bir zaman unutmadılar. Hatıralarını gelecek kuşaklara anlattılar. Fakat tek bir insan ancak kendi çevresinde olanları görebilirdi. Hâlbuki savaş çok geniş bir alana yayılmıştı. Ölen askerlerin cesetleri çürüyüp gitmesine karşın denizdeki gemilerin enkazı hala duruyor.

Savaşın tarihi yazıldı. Ölenlerin, yaralıların kaybolanların sayısı tesbit adildi. Fakat bir tek şey unutulmadı, o da Norfolk alayı'nın akıbeti. Bu askerler normal yolla ölmüş olsalardı bu kadar dikkat çekmez unutulurdu. Fakat tam aksi unutulmadı ve bir çok araştırmaya konu  ve yazılan kitaba konu oldu.

 

Babil'in İhtişamı

 

 

Bugün Irak sınırları içinde kalan Mezopotamya bölgesindeki Babil İmparatorluğu'nun başkenti Babil ,bir zamanlar dünyanın en güzel kentlerinden biri olarak biliniyordu.Bugünün ise dünyanın yedi harikasından biri sayılıyor.

Bir zamanların bu en güzel kentinin yerinde bugün sadece kalıntıları bulunuyor. Bu kalıntılar ise ,M.Ö. 6.yüzyılda yaşayan ,Babil İmparatorluğu'nun en ünlü krallarından biri olan Nebukadnezar tarafından kurulan kentin  yalnızca kimi bölümleridir.Kentin geri kalan bölümleri ,bakımsızlık ve ilgisizlik yüzünden ,yılların harabedici etkisiyle yok olmuşlardır.

Babil'in gözalıcı şaşaasını tanımlayan ünlü tarihçi Heredot'a göre kent bir kare biçimindeydi ve çevresinde 91 metre yüksekliğinde ,26 metre kalınlığında duvarlar bulunuyordu.Kenti bir baştan bir başa geçen "Alay yolu" adında kutsal bir cadde vardı.Özel törenlerde dinsel olaylar bu caddede resmi geçit yapıyorlardı."Alay yolu" ,İki yanında kuleler bulunan ve hayvan figürleriyle süslenmiş olan iştar kapısı adında bir kapıyla kentin dışına açılıyordu.Kent Fırat tarafından ikiye bölünüyordu.Kent kurulurken,ırmağın tam ortadan geçmesine özellikle itina gösterildi.Irmağın kenarlarında tuğladan yapılmış rıhtım,rıhtımın kenarında da duvarlar vardı.Böylece hem ırmağın taşmasına karşı önlem alınmış oluyor,hem de bir gezinti yeri olarak yararlanılıyordu....Irmağın kıyısına ,duvarlarda bulunan kapılardan geçilerek iniliyordu.Bu kapılar aynı zamanda ,rıhtımı ,kentin ana caddesine de bağlıyorlardı.

Kentte bir çok görkemli bina bulunuyordu. Bunların içinde en şaşaalı olanı,tabiki İmparatorluk Sarayı idi.Ayrıca parmak ısırtacak güzellikte tapınaklar.da kentin güzelliğine çok şey katıyorlardı...

Bu tapınaklardan biri, Babillilerin baş Tanrısı Marduk'a ithaf edilmiş, bir diğeri de tanrı Baal'ın şerefine inşa edilmişti. Bu her biri ,bir aşağıdakinden daha küçük olan ve birbirine merdivenlerle bağlı olan katlardan oluşan dikdörtgen şeklinde bir bina idi.İşte bu bina ,İncil'de sözü edilen ünlü Babil Kulesi'nin ta kendisiydi.O dillere destan asma bahçeleri ise ağaçlarla ve çeşitli süs bitkileriyle kaplı olan tuğladan yapılmış teraslardan oluşuyordu...Uzaktan bakıldığında ,tapınak neredeyse ağaçlar ve bitkiler yüzünden görünmüyordu.

Babil, M.Ö.539 yılında Pers Kralı Kirus tarafından ele geçirildi, yağmalandı, duvarları yıkıldı ve Babil uygarlığı tarihe karıştı.

  

3000 yıllık mucize

 

Londra'da ki ünlü British Museum'ni gezenlerin hayret ve dehşetle izledikleri bir bir bölüm vardır. Mumyalar bölümü Bu bölümdeki en dikkat çekici ceset ise, cam bir fanus içinde bulunan ve secde vaziyetinde duran bir insana aittir. Bu cesetin tüm organları tamdır. Hatta başındaki sararmış saçları ile sakalları dahi rahatlıkla görülebilmektedir.

Cesetin hayret verici özelliği ise mumyalanmamış oluşudur. Bilindiği gibi mumyalanmış cesetlerin bazı iç organları çıkarılmış ve diğer kısımları ilaçlanmış durumdadır. Oysaki bu cesete el sürülmemiş ve hiç bir kimyevi muamele yapılmamıştır.

Acaba birkaç günde  cesetler bozulurken neden bu ceset 30 asırdır bozulmadan dağılmadan  günümüze ulaşmıştır.

Bu sırrın çözümünü 1400 sene öncesinden haber veren Kur'an a bakarak açıklıyoruz.

Hadisenin anlatıldığı ayeti kerimelerin numaralarını tek tek verecek ve bunların meallerini kelimesi kelimesine aktaracağız. Böylelikle mukaddes kitabımızın mucize olduğu bir kere daha gösterilmiş olacaktır.

Ele alacağımız ayetler Hz.Musa'nın (A.S) Fıravun ile olan mücadelesini ibretli bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Hz.Musa (A.S.) M.Ö. 1200 yıllarında yaşamış ve hayır ile şer arsındaki mücadele onun zamanında da devam etmiştir.

Bilindiği gibi firavun, onun can düşmanıdır. bir gece rüyasında doğacak bir erkek çocuğun kendisini öldürüp saltanatına son vereceğini gören fıravun doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Fakat Allah Hz. Musa'yı bizzat firavun'un elinde büyütür ve peygamberlikle şereflendirilir.

Hz. Musa Peygamber olduktan sonra da Firavun'la mücadelesini sürdürür ve Firavun'un artan baskı ve zulmü üzerine Allah'tan aldığı emirle kendisine inananları toplayıp Mısır'dan kaçmaya karar verir. Durumu haber alan Firavun ordusu ile onların peşine düşer.

Hz. Musa onların takibinden kurtulmak için Cenab-ı Hakkın sevkiyle Kızıldeniz kenarına kadar gelmişti. Önünde deniz arkasında ise güçlü orduları ile Firavun vardı. İşte bu ortamda Allah'ın emri ile asasını denize vurdu ve Kızıldeniz ikiye ayrılarak onların geçişine yol verdi ve selametle karşıya geçtiler. Durumu gören Firavun ve orduları kin ve nefretlerinden bir anlık tereddüdün ardından peşlerine düşmüşler iki yönden kapanan sular fıravun ve ordusunu yutmuş e son anda firavun "İsrailoğularının iman ettiğinden başka (Allah ) olmadığına inandım, artık ben de Müslümanlardanım" dedi.

Cenab-ı Hak firavun'un imanını kabul etmemiş ve ve ona cebrail (A.S) vasıtasıyla şöyle hitap buyurmuştur.:

-Ona:"Şimdi mi inandın, daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin." dendi.

Yine aynı surenin 92.ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır."Bugün senin gark olan (boğulan) cesedine necat (Kurtuluş) vereceğim. Ta ki senden senden geridekilere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki ,nastan (insanlardan) birçokları bizim ayetlerimizden (delillerimizden) elbette gafildirler."

Kur'an da anlatılan bu olay dan 3000 yıl sonra bir mucize gerçekleşmiştir ve ceset asrımızın sahillerine atılmıştır.

Cesetin bulunduğu yer, son derece dikkat çekicidir ve mucizenin ispatı için başlı başına bir delildir. Çünkü ceset olayın meydana geldiği yerde, Kızıldeniz’in kenarındaki Cebelein mevkiinde bulunmuş ve onun kızgın kumlar arasından çıkaran İngiliz araştırma ekibi tarafından ülkelerine götürülmüştür.

Cesetlerin yaşını tespit için karbon 14 metodu uygulanmış ve 3000 yıllık olduğu görülmüştür.

Bütün bu deliller yanında 1144 yılında vefat eden Zemahşeri Yunus Süresi'nin 92.ayetinin tefsirini şöyle yapmaktadır.

"....seni deniz kenarında bir köşeye atacağız...Cesedini tam  noksansız ve bozulmamış halde ,çıplak ve elbisesiz olarak senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olmak üzere koruyacağız."

Bir benzeri daha bulunmayan bu ceset günümüze ve inanlara büyük bir ders olmalı...(17)


 

Kâbe’nin sırrı el değiştirdi

 

Kâbe’nin anahtarını elinde bulunduran Kureyş kabilesinden Abdulaziz El Eşşeybi, vefat etti

Yapılan devir teslim töreninde Kabe anahtarı kardeşi Abdulkadir Eşşeybi'ye teslim edildi.

AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, Kâbe’nin anahtarını elinde bulunduran Kureyş kabilesinden Abdulaziz Eşşeybi'nin önceki gün vefatı nedeniyle anahtar, kardeşi Abdulkadir Eşşeybi'ye devredildi.

Kabe'nin anahtarını elinde bulunduran Eşşeybi ailesinin izni olmadan Kabe açılamıyor.

Eşşeybi ailesinin izniyle Müslüman olan yabancı devlet adamlarının Mekke'ye gelişlerinde ve yılda iki kez temizlik için Kâbe’nin açılması sağlanıyor.

Yabancılar açamıyor

Mekke'de Mektep sorumlusu Ahmet Halebi, Kabe'nin sırlarından birisinin de anahtarda gizli olduğunu söyledi.

Eşşeybi ailesinden başka birinin Kabe'nin anahtarını eline geçirmesi halinde bile Kabe kapısının açamayacağını anlatan Halebi, "Eşşeybi ailesinden bir çocuk gelse kapıyı açabilir. Yabancı bir aile anahtarı eline geçirse bile kapıyı açması imkansız. Kapıyı ancak Eşşeybi ailesinden biri açabiliyor" diye konuştu.

Halebi, Kabe'nin anahtarının yanı sıra Kabe'nin yanındaki Hazreti İbrahim'in ayak izinin bulunduğu taşın yer aldığı Makam-ı İbrahim'in anahtarının da Eşşeybi ailesinde bulunduğunu bildirdi.

"Ancak zalimler alır!"

Hazreti Muhammed döneminde örtü ve Kabe'nin anahtarının kimde kalacağı yolundaki tartışmalar üzerine örtü ve anahtarın Hazreti Muhammed'in rızasıyla Eşeyybi ailesine teslim edildiği yazılı kaynaklarda belirtiliyor.

Hazreti Muhammed'in "Kabe'nin örtüsünü Eşeyybi ailesinden ancak zalimler alır" mealindeki hadisi üzerine

http://haber.gazetevatan.com/kabenin-sirri-el-degistirdi/340061/30/Dunya  alınmıştır

  

ATLANTİS

 

Atlantik Okyanusu'ndaki muhteşem efsanevi ada Atlantis, Aralarından Eflatun'un da bulunduğu Antik Çağ'ın pek çok yazar ve düşünürünün eserlerinde anlatılmaktadır. Milattan yaklaşık 600 yıl kadar önce Atina'lı kanun koyucu Solon'a bir grup Mısırlı Rahip denizin ortasında bulunan fantastik bir krallıktan söz etmişlerdi. Bu rahipler,Solan'a bu krallığın 9.000 yıl kadar önce çok güçlü bir krallık olduğunu anlatmışlardı.

Eflatun'un anlattığı öyküde de Atlantis'in birbiri içine geçmiş  bir kaç adadan oluştuğu söylenmektedir.Ortada bir su kanalıyla çevrili bir ada bulunmaktadır.Bu su kanalı da çemberimsi bir adayla çevrilmiştir.Tümü iç içe dokuz su ve dokuz da kara çemberi bulunmaktadır.

Atlantis hükümdarı, Yunan mitolojisinde Poseidon adı verilen deniz tanrısı Neptün’dür. Neptün burada  karısı Cleito ile birlikte yaşamaktadır. Beş ikiz olmak üzere toplam on tane oğulları bulunmaktadır. Bu on erkek çocuktan Atlas adını taşıyan biri en ortada bulunan odanın  kralı olur. Diğer dokuzu ise geri kalan çember şeklindeki dokuz adanın hükümdarı olurlar. Atlantis’in kralları ve halkı işte bu on çocuktan türemiştir.

Atlantis zengin ve müreffeh bir ülkedir. Atlantis kenti de kırmızı ve siyah taşlardan inşa edilmektedir... Kent çok güzel imar edilmektedir. Evleri belirli bir düzen ve uyum içinde yapılmaktadır. Evlerin çok güzel olmasına özen gösterilmektedir. Çatıları kırmızı bakırdan yapılmakta öyleki güneş vurduğunda hepsi prıl prıl parlamaktadır... Ortadaki ada en güzel inşa edilenidir. İki tane görkemli tapınağıyla gerçekten göz alıcıdır. Tapınaklardan biri Neptün ve Ceito'nun anısına yapılmıştır. Bu tapınağın çevresine altından bir duvar yapılmıştır. Yalnızca Neptün'ün anısına yapılan diğer tapınağın çevresinde ise gümüşten bir duvar bulunmaktadır. Çatısı ise fildişinden, bakırdan altından ve gümüşten yapılmaktadır.

Fakat her güzel şeyin olduğu gibi Atlantis'in bu altın çağının da sonu gelmiştir.Bu nedense garip bir yazgıdır.Atlantis de bu yazgının dışına çıkamadı....Halk bu şaşaalı yaşam sonunda çok büyük bir yozlaşmaya uğradı.Bu yozlaşma sonunda disiplinlerini kaybettiler ve Atinalılar tarafından yenilmekten kurtulamadılar...

Ancak felaket bunlarla da bitmedi. Tanrılar  Atlantislilerin şımarıklığını daha büyük bir felaketle cezalandırmaya karar vermişlerdi. Ve bir gün ne olduysa oldu bir gece içinde okyanus bu dokuz çember şeklindeki adayı yuttu.

 

 

 

 Piri Reis in haritasının Sırrı

 

Piri Reis'in çizdiği haritanın 500 yıllık sırrını bir araştırmacı ile bir hattat çözdü. Haritanın çizildiği Kilitbahir Kalesi'nde hazine avı iddiaları var.

‘Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının ardından genç Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm kurumları yenilenmekte, her yer didik didik edilmektedir. Cumhuriyetin ilânının üstünden sadece altı yıl geçmiştir. İstanbul'un Sarayburnu denilen en güzel yerinde kurulan Osmanlı Padişahları'na ait Topkapı Sarayı binaları da düzenlenmektedir. Milli Müzeler Müdürü Halil Ethem Eldem, Topkapı Sarayı'nda (Harem Dairesi'nde, bir rivayete göre de depolarda) coğrafya ilminin o zamana kadar tanımadığı bir harita bulur. Bulunan harita yüzyıllar önce çizilen bir dünya haritasıdır (1929)...’ Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan, Piri Reis'in görenleri şaşırtan, çok hassas çizimlerinin yer aldığı dünya haritasının asırlar sonra gün yüzüne çıkışını bu sözlerle anlatır.

Amerika'yı gösteren en eski haritanın bulunduğu haberini alan Mustafa Kemal Atatürk, onu Ankara'ya getirterek bizzat kendisi inceler. Sonra haritanın çoğaltılarak üzerinde ilmî incelemeler yapılmasını emreder. Topkapı Sarayı'ndan çıkan bu harita daha sonra Afet İnan'ın da kurucuları arasında yer alacağı Türk Tarih Kurumu bilim heyetlerince tetkik edilir. İnan, Cenevre Üniversitesi'nde okurken haritayı ilk kez Batılı bilim adamlarının dikkatini çekecek şekilde tartışmaya açar. 

Haritanın bir kopyası 1953'te incelenmek üzere ABD'ye gönderilir. Antik haritalar uzmanı M.I Walter ile Arlington H. Mallery'nin incelemelerinde sonuç şaşırtıcıdır. Asırlar önce ceylan derisine çizilmiş haritada 'izdüşüm yöntemi' kullanılmıştır. Bir küre üzerine konulduğunda haritanın günümüzdekilerle birebir aynı olduğu tespit edilir. Mallery'e göre çizim için havadan ölçüm yapılması gerekmektedir. Peki, 500 yıl önce kim yeryüzünü haritalamak için bir uçak kullanmış olabilir ki?

Sorunun cevabı Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'sinde saklıdır: "Çünki bildün pusulanun halini/ Dinle hartının (harita) dahi ahvalini/ Hartıyı hem pusulayı bil sahih/ Ta Süleymanu'n-nebi itdi tashih..." Piri Reis, Der Beyan-ı Hartı başlığıyla eserinin birinci cildindeki yazılarında haritanın çizilişini anlatmaktadır. Pusuladan, Hz. Süleyman'ın haritayı düzeltip doğruladığından, hayvanların ilmiyle tasdik ettiğinden ve deniz ilminin onun emrinde olduğundan bahseder. Harita 500 yıl öncesinin bilim ve teknoloji imkânlarına sığmayacak kadar hatasızdır. Üstelik Piri Reis Amerika kıtasını görmeden çizmiş, bitki ve hayvan figürleri, rüzgâr yönlerini de içine alan detayları aktarmıştır.

Orijinal baskılı Kitab-ı Bahriye'yi yedi yıl önce İstanbul Sahaflar Çarşısı'ndan temin eden araştırmacı-yazar Metin Soylu, Piri Reis'in harita ve kitabının sırlarını hâlâ koruduğuna inanıyor. Soylu'ya göre Gelibolu'da dünyaya gelen ve ömrünü 14 yaşından itibaren denizcilik yaparak geçiren Kaptan-ı Derya, sırlarının büyük çoğunu yine bu yarımadada bıraktı. Hatta Akdeniz ve Hint Denizi seferlerinden sonra elde ettiği kalyonlara sığmayacak hazineleri de şimdi bulunmayı bekliyor. Üstelik bunların farkında olanlar, Piri Reis'in ayak izlerinin kaldığı kalelerde cirit atıyor.

HAZİNE VE HARİTALAR KALE MAHZENLERİNDE Mİ?

Dünyanın en kıymetli altın yüküne sahip tarihî Truva hazineleri 1873'te Çanakkale'den Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından kaçırılmıştı. Maddî değeri milyar dolarla ifade edilen hazine, savaş borcu olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Rusya'ya verildi. Hazine bir daha geri dönmedi, diplomatik talepler hep geri çevrildi. Şimdi onlar Moskova'daki bir müzede sergileniyor.

Metin Soylu aynı beldede bir başka hazine savaşının yaşandığına dikkat çekiyor. Ona göre, Çanakkale, Kaptan-ı Derya'nın hazinesini de sakladığı yer. Kitab-ı Bahriye'sini yonca yaprağı şeklindeki Kilitbahir Kalesi'nde yazan Piri Reis, elde ettiği ganimetleri bu kalenin altına ya da mahzenlerine sakladı. Aynı mahzenler sadece bir parçası bulunan Piri Reis haritasının diğer parçalarını ya da müsveddelerini de barındırıyor. 

Temmuz 2005'te Piri Reis Haritası'nın Şifresi adlı kitabı yayımlanan Soylu'nun hazine iddialarının arkasında ilginç bir hikâye var. Kitabı basıldıktan sonra yapımcı bir firmayla anlaşan genç yazar, soluğu Çanakkale'de alır. Niyeti Piri Reis'in haritayı çizdiği, kitabını yazdığı Kilitbahir ve Sultanbahir (Çimenli) kalelerini görüntülemek, belgesel nitelikli incelemeler yapmaktır. Bir tesadüf eseri eski Eceabat Kaymakamı Yaşar Karadeniz'le tanışır. Kalede çekim izni ister. Kaymakamın verdiği kaleyle ilgili bir yenileme ihalesi olacağı bilgisi ve davetiyle bir hafta sonra Eceabat'ta gerçekleştirilen bu ihaleye tanık olur. Nik İnşaat isimli bir firma, Kilitbahir Kalesi ve Namazgâh Tabyaları'nın restorasyonuna talip olmuştur. Restorasyon sunumlarında kalede kazı yapılacağını öğrenen Soylu çok şaşırır. Tarihî kalenin iç kulesinin neden kazılmak istendiğine bir türlü anlam veremez ve oracıkta itiraz eder: "Vali, ihaleye katılan şirket yetkilileri ve gazeteciler vardı. Bir anda bütün kameralar bana döndü. Ben de Piri Reis'in haritasını bu kalede çizdiğini, kitabını burada yazdığını anlattım. Müsveddeleri, hatta hazinelerinin kalenin altındaki mahzenlerde ve odalarda gizli olduğunu söyledim. Onlar kalenin iç kulesi altına 3 boyutlu müze yapacaklarmış. Kalenin kazılmasının mantıksız olduğunu, yapılacaksa bunun polis ve jandarmanın denetimi altında gerçekleştirilmesi gerektiğini söyledim. Sonra oradan zorla çıkarıldım. Kimilerine göre meczup durumuna düşürülmüştüm..."

KİLİTBAHİR NEDEN KAZILMAK İSTENDİ?

O günden sonra Soylu'nun merakı bir kat daha artar. Kitab-ı Bahriye ve Piri Reis haritasını tekrar gözden geçirir. Bölgede yaptığı araştırmaları bilim adamları ve devletin üst düzey yöneticileriyle paylaşır. Restorasyon hikâyesi hiç de göründüğü kadar masum değildir. Üstelik Kaptan-ı Derya, Kanuni Sultan Süleyman'a takdim ettiği Kitab-ı Bahriye'sinin 4. cildinin 1783'üncü sayfasında hazinelerinden de söz etmektedir: "Denizin bütün durumu açık olmuş/ Hiçbir yeri kalbinde gizli kalmamış/ Dileğim tamamını açıklayasın/ Onunla kıyamete kadar anılasın/ Düzenle bu kitabı güzelce tam/ Bulsun çok yarar kim olsa okuyan/ Ve hem bu kitap çok gerektir/ Hazinelerin de bulunması gerekir." 

SON SEFERİNDE ÜÇ GEMİ HAZİNESİ VARDI

Soylu, yazılı delillerle sınırlı kalmaz. Tekrar kalenin yolunu tutar. Kitabında bile yazmadığı sırrını Aksiyon'a anlatan Soylu, hazine ve şahsî eşyaların bulunduğuna inandığı Kilitbahir Kalesi iç kule etrafı ve içinde bir pusulayla bazı denemeler yapar. Pusula iç kule mevkiine yaklaştığında ibrenin ve mıknatısın dengesi ortadan kalkmaktadır. Pusula ibreleri ancak altlarında ya da yakınlarında yoğun metal bulunduğu hallerde devre dışı kalmaktadır. Tabii bu da delil olarak yetmez. İlgili şirketin internet kayıtlarından daha çok uzaydan görüntüleme, maden arama konularında uzman olması soru işaretlerini artırır. Çünkü Avustralya devlet nişanı alan şirketin ana ihtisas alanı uydu görüntüleme sistemleri ve maden aramadır.

Peki, gerçekten Piri Reis'in hazineleri var mıydı? Tarihî kayıtlar Piri Reis'in 1553 Hürmüz Seferi dönüşünden yaklaşık bir yıl sonra Mısır'da (iftira ve haksızlıkla) kellesinin uçurulduğunu yazıyor. Barbaros Hayrettin Paşa Akdeniz Kaptan-ı Deryası iken Piri Reis de Hint Kaptan-ı Deryası olarak görevlendirilir. Tabii Hint Kaptan-ı Deryası’nın son seferinde üç gemi ganimetinin bulunduğu da kayıt altında. Soylu'nun iddiasına göre Piri Reis idamından önceki bir yıllık süreçte hazinelerini de adeta 'ofis' olarak kullandığı Kilitbahir'e getirdi. Üstelik o, amcası Kemal Reis'le birlikte denizlere açıldığı ilk günden beri ganimet ve hazinelerle birlikte büyümüştü. Osmanlı Devleti'nin donanma komutanlığına davet aldığında, 'ganimetlerin kendisine, toprak ve vilayet yönetimlerinin Devlet-i Aliye'ye bağlanacağı' meyanında anlaşma yaptığı da biliniyordu. Soylu'nun ifadesiyle Piri Reis'in sırları da, hazineleri de Çanakkale'de saklı: "Bahriye kitabı orijinali 2 bin sayfa ve 4 ciltten oluşuyor. Hem dünya haritası, hem de kitabın yazımı Piri Reis'in bu iki kalede uzun süre kalmasını gerektirmiştir. Araç gereç, gözlem odası, eşya ve eserleri hep bu merkezdeydi. Burası Piri Reis'in kara kutusuydu. Büyük servetlere sahip Kaptan-ı Derya'nın miras bırakacağı vârisi de yoktu."

HARİTADA SAHTEKÂRLIK MI YAPILDI?


Bütün bunları delil olarak gösteren Soylu'nun bir de uyarısı var: "Kilitbahir gibi önemli bir yerde yapılan restorasyon bu yüzden başı boş bırakılamaz. Denetim altında yapılmalı, hazineler, harita ve kitap müsveddeleri bulunmalı. İkinci bir Truva hazineleri olayı yaşanmamalı." Araştırma ve iddialarını Kültür ve Turizm Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Harita Genel Komutanlığı, Türk Tarih Kurumu, Çanakkale Valiliği ve Eceabat Kaymakamlığı ile de paylaşmış. Kültür Bakanlığı iddialar üzerine bir yazıyla Çanakkale Valiliği'ni uyarmış. 

Eceabat'taki yetkililerin verdiği bilgiye göre, restorasyonun kaleyle ilgili olan kısmı bitti. Ancak Namazgâh tabyalarındaki çalışmalar sürüyor. Bu bölgede şarapnel, mermi, top gibi harp malzemeleri bulunmuş. Ancak bunlar bugüne kadar kamuoyuna gösterilmedi. Çanakkale İl Turizm Müdürlüğü yetkilileri Kilitbahir Kalesi'ndeki restorasyonun geçen sene başladığını, ancak ödenek yetersizliği nedeniyle istenen seviyeye gelmeden bitirildiğini söylüyor. Kazı yapılıp yapılmadığı, hazine iddiaları ise "gülünüp geçilecek kadar komik" bulunuyor. Nik İnşaat'ın bölgedeki restorasyonla ilgili sadece proje çizimi yaptığını belirten bir yetkili, Delta İnşaat ile yapılan restorasyon ve tabya onarım-arama işlerinin sürdüğünü ifade ediyor.

Hazinelerinin yanında tartışmaları süren konulardan biri de Piri Reis'in haritası. Amerika'nın kaşifi olarak bilinen Kristof Kolomb ile seyyah Toscanalli'nin haritalarının Piri Reis Haritası'yla aynı devirlerde yapılmış olması yıllardır gündemde. Batılı bilim çevreleri ile bir kısım Türk aydınları Piri Reis'i 'hırsız ve sahtekâr' noktasına getirecek derecede iftiraya varan yorumlar yapmıştı. Araştırmalarında delil olarak Piri Reis'in eserlerini temel alan genç araştırmacı Metin Soylu, ünlü Hattat Fuat Başar'ın bilirkişi raporuyla bir başka tarihî gerçeğe daha ışık tutuyor. Başar'ın, Metin Soylu'nun talebiyle Piri Reis Haritası ve Kitab-ı Bahriye üstünde yaptığı incelemeler bu tartışmalara yeni bir boyut kattı. Başar, öncelikle denizcilik kitabı ile haritadaki yazıların aynı elden 'Talik Kırması' şeklinde yazıldığını tespit etti. Eserler aynı kalemden çıkmıştı. Ancak çok önemli bir ayrıntı tarihin tozlu rafları arasında bugüne kadar gizli kalmıştı. O da haritaya ün veren Amerika kıtasının yanı başındaydı.

Haritanın Güney Amerika'yı gösteren kısmından başlayan metinlerde kullanılan Osmanlıca yazı karakteri ile haritanın diğer kısımları ve denizcilik kitabındaki yazılar uyumlu değildi. Haritanın solundaki bir bölüm güzel yazı üstatlarının 'Nesih Kırması' adını verdikleri hatla yazılmıştı. Yani haritaya ikinci bir el değmiş, tahrifat yapılmış ya da yazılar sonradan eklenmişti. Fuat Başar bilirkişi raporuna bu tespitlerini aynen yansıtır: "Kitab-ı Bahriye adlı eserin sayfaları ve ciltleri arasında çapraz kıyaslamalar yaptım. Tüm Osmanlıca yazılar aynı kalemden çıkmıştır. Ve yazılar Talik Kırması'dır. Yine Piri Reis'in 1513 tarihli haritasındaki yazılar da Talik Kırması'dır. Her iki eser de aynı kalemden çıkmıştır. Ancak haritada Güney Amerika hattı üstündeki bir kısım yazılar Nesih Kırması'dır. Harflerin uzantı ve çıkıntıları bile farklıdır. Bir hattatın anlayabileceği bu fark haritanın tahrif edildiğine ya da haritaya ekleme yapıldığına işarettir." 

Peki, neden haritanın sol tarafındaki yazılar farklıdır? Yazıların içeriği nedir? Hattat Başar ve Soylu'yu şaşırtan da burası olur. Çünkü farklı üslupla yazılan kısım, Avrupa denizcilerini öne çıkaran, Kristof Kolomb'u anlatan övgü ifadeleriyle dolu. Topkapı'daki orijinal harita üstünde de inceleme yapmak istediğini söyleyen Fuat Başar, ekleme olduğunu söylediği yazının bir telaş havasında kaleme alındığına dikkat çekiyor.

Başar, Kitab-ı Bahriye'nin içeriğindeki 'hazine' meselesiyle ilgili de ilginç değerlendirmeler yapıyor: "Hazine konusunda iki ihtimal var. Bir kitapta deniz ve harita ilmine atıf yapılmış. Hazineden kasıt ilim olabilir. İkincisi ise mecaz sanatıyla gerçekten kendi hazinesini anlatmış olabilir. Her iki ihtimal de var. Üslubun rahatlığı ve dil bunu veriyor. Ganimet ve taltiflerle dolu bir ömürden sonra mirası olmayan hazine ve birikimlerin bir adresi de Kilitbahir olabilir." 

Başar'ın Ocak 2006'da yaptığı bu tespitler Soylu'ya yeni bir kapı daha açar. Harita üstündeki yazı farklarını ortaya çıkarmak için Kitab-ı Bahriye'yi kriminal incelemeye sokmaya karar verir. Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner'in izni ile İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı'nda yapılan incelemeler istenen sonucu vermez. Çünkü grafolojik incelemelerin belgenin aslı üzerinden yapılması gerekmektedir. Ekspertiz raporunda da Piri Reis haritasının Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki orijinali üzerinden tetkik yapılması halinde tahrifat ya da farkların ortaya konabileceği belirtilir. Soylu, aynı talebi Milli Savunma Bakanlığı Harita Genel Komutanlığı'na da iletir. Eserlerin orijinali üstünden, Osmanlıca bilen hattat personelce yapılması gerektiği belirtilen cevabî yazıda, Harita Genel Komutanlığı kadrosunda 'bu vasıfta uzman personel' olmadığı için çalışmanın yapılamayacağı iletilir.

Haritadaki değişiklik ve tahrifatla ilgili Hattat Başar ve Soylu'nun iki tahmini var. Biri haritanın 1929'da ortaya çıkarılmasında Alman Prof. Kahle'nin de katıldığı Cumhuriyet dönemi ilk incelemeleri sırasında değişiklik-ekleme yapılmış olabilir. Diğer ihtimale göre ise Kanuni Sultan Süleyman devrinde Hürrem Sultan'ın da dâhil olduğu, haritanın ilk hediye edildiği dönemde bu değişiklikler yapılmıştır. 

Bütün bu iddialar tartışmalara konu Çanakkale ve Eceabat'ta da yankı buluyor. Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Ahmet Kaşıkçı, kalenin eklenti ve çevresinde kazı yapıldığını ancak hazine arandığı yorumlarının çok iddialı olduğunu söylüyor. Piri Reis'in haritasını Kilitbahir'de çizmesi nedeniyle bulunabilecek müsvedde ve kişisel eşyaların ise, daha önce salname, ruzname ve Sicil-i Osmaniyelerin naklinin yapıldığı dönemde Konya ya da İstanbul'a götürülmüş olabileceğine dikkat çekiyor.

Piri Reis Denizcilik ve Deniz Kaynaklarını Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfı Başkanı Prof. Dr. Erol Dizdar ise, araştırmaların objektif olması için hem harita hem denizcilik kitabı üstünde hassas bir çalışma yapılmasını öneriyor. Topkapı Müzesi'ndeki harita üzerinde inceleme yapılmadan değişiklik ya da müdahale yapıldığının tespit edilemeyeceğini vurguluyor.

TURGUT ÖZAL, HARİTA VE KİTAB-I BAHRİYE'Yİ 
AMERİKAN BAŞKANI BUSH'A HEDİYE ETMİŞ

Mayıs ayı içinde doğum yeri Gelibolu'da kendi adını taşıyan bir ulusal konferans düzenlenecek olan Piri Reis'in haritası ve Kitab-ı Bahriye isimli denizcilik kitabı aslında bundan 18 yıl önce merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından da dikkatle incelenmiş. Sonra Osmanlıca-Türkçe-İngilizce çeviri yapabilecek bir isim olduğu için Dr. Vahit Çabuk'a Kitab-ı Bahriye'nin çevrilip yeniden basılması talimatı (1987-88) vermiş. Denizcilik kitabını önce Osmanlıca okunuşu, sonra Türkçe anlamı ve İngilizce'siyle birlikte tamamlayan Çabuk'un ortaya çıkardığı eser, haritayla birlikte ABD eski Başkanı baba George Bush'a Özal tarafından hediye edilmiş. Dönemin diplomatlarının tabiriyle Özal, ABD'ye 'Bizim kıta demeye' getirmiş.

Özal'ın tavrı aslında bugünün siyasetçileri ve araştırmacılarına da ışık tutuyor. Bir taraftan tartışmalar sürse de, Piri Reis'in haritasının gerçek bir hazine olduğu apaçık ortada.

PİRİ REİS KİMDİR?

Asıl adı Muhiddin Piri'dir. Karamanlı Hacı Ali Mehmed'in oğlu Osmanlı'nın nam salmış denizcilerinden Kemal Reis'in yeğeniydi. Kaptan-ı Deryalık yapan, Kitab-ı Bahriye'sinde Ege ve Akdeniz'e ilişkin eşsiz bilgiler veren Piri Reis, 80'li yaşlarında Hürmüz Adası halkının malını yağmaya sebebiyet vermek ve askerlerini Basra'da bırakmak suçlamasıyla Mısır'da idama mahkum edildi. Çizdiği kusursuz Amerika haritası yıllardır tartışılıyor.

PİRİ REİS HARİTASI'NIN DÜNYAYA SUNDUĞU YENİLİKLER

Harita adeta mucizelerle dolu. 1800'lerde keşfedilen Antarktika kıtası 1513'te zirveleri ve sıradağları bile şaşılmayacak şekilde çizilmiştir.

Arjantin'le başlayan Güney Amerika kıtasının Antarktika'nın bir uzantısı olduğu ortaya konulmuştur.

Arjantin uzaydan bakıldığında 47 derece sağa kıvrık gözükür. Piri Reis bugün bile haritalarda dik olarak (yanlış) çizilen Arjantin'i bu açıyla birebir çizmiştir.

Cebelitarık Boğazı adeta uzaydan görülür gibi verilmiştir.

Harita 22,.5 derece eğim verilerek çizilmiştir. Dünyanın jeoid (sonsuzgen) ya da geoid (yuvarlak) olmadığını 16 parçalı haritasıyla ispatlamıştır. NASA'nın yayınladığı son dünya fotoğrafları da yerkürenin 16 genliğine atıf yapmıştır.

Atlas Okyanusu'ndaki adaların çoğu isabetle doğru şekilde çizilmiş, yıldız koordinatları işlenmiştir.

Okyanus rüzgârları bugünkü ana hava akımlarıyla örtüşür şekilde haritaya işlenmiştir. Rüzgâr alınan yönler bile gemi maketleriyle şekillendirilmiştir.

İlk kez haritada hayvan, bitki figürleri kullanılmış. O coğrafyaların özellikleri belirtilmiştir. Soylu, bu figürlerin Süleyman Peygamberin işaretçileri olduğuna inanıyor

  

Hz. Davud’un kılıcının sırrı !

 

Topkapı’da sergilenen Hz. Davut’un kılıcıyla birlikte gelen kitabenin şifreli satırları...

Kılıç kıyamet günü Mesih'in olacak
Hz. Davud'un sır dolu kılıcı bugün Topkapı Sarayı'ndaki Hırka-i Saadet dairesinde. Üzerinde çok sayıda hiyeroglif yazı bulunan kılıcın tek bir şifreyi barındırdığı iddia ediliyor: Kıyametin kopacağı tarih. 

Hz. Davud zamanında en parlak dönemlerini yaşayan İsrailoğulları daha sonra Kudüs'ü fethettiler. Ve Kuran'ı Kerim'in, "(Her taraftan) gelen kuşlar da ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı, O'nun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık konuşma, güzel konuşma vermiştik" (Sad, 38/19-20) dediği Hz. Davud'a 150 sureden oluşan kutsal kitap, Zebur indirildi. Doğada insanoğlunun idrakinin ötesinde geçen olayları kavrama yeteneği, tüm canlı varlıklarla konuşabilmesi ve hatta onlarla beraber metafizik aleminde sohbetler ettiği rivayet edilen Hz. Davud, kılıcıyla zalimliğin hüküm sürdüğü bir devri değiştiren peygamber oldu. Hz. Davud'un bir başka özelliği de diğer peygamberler peygamberliklerini kanıtlamak için mucizeler göstermiş olmalarına rağmen kendisinin mucizelerini, daha çok Allah'ın bir lütfu ve armağanı olarak göstermesiydi. Mucizeyi sadece kılıcıyla gösterdi. 

Kılıç Topkapı Sarayı'nda
Hz. Davud öldükten sonra kılıcı elden ele, peygamberlerden peygamberlere ve hükümdarlardan hükümdarlara geçti. Ve en sonunda kılıç mukaddes emanetlerle birlikte Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinden sonra İstanbul'a, Topkapı Sarayı'na getirildi. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi'nin 21/137 numaralı envanterine kayıtlı olan bu kılıcın yolculuğu şöyle gelişti: "Çoğu geceleri uyumayan Yavuz Sultan Selim, hep nedimi Hasan Can ile kitap okuyup ilim konuşurlardı. Hasan Can'ın uyuyakalıp padişahın hizmetine gidemediği gecenin sabahında Yavuz, Hasan Can'a sordu: İmdi ne düş gördün beyan eyle." Fakat sonradan anlaşıldı ki söz konusu rüyayı Hasan Can değil, Kapı Ağası Hasan Ağa görmüştü. Rüyasını hemen padişahına anlatan Hasan Ağa, "Padişahım, rüyamda gecenin bir vakti kapı çalındı, kalabalık halde gelenler Arap elbiseli ve Arap şimali şahıslardı. Kapının yanında dört kişi durmaktaydı. Kapıyı vuranın elinde ise sizin ak sancağınız bulunmaktaydı. O bana dedi ki; 'Bu gördüğün Resul'ün Ashabıdır. Bizi gönderip buyurdu ki; Kalkıp gelsin! Haremeyn (Mekke ve Medine) hizmeti ona verildi. Bu gördüğün dört kimseden bu Ebu Bekr-i Sıddık, bu Ömerü-l Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn'dir. Seninle konuşan ben ise Ali bin Ebu Talib'im. Var Selim Han'a selam söyle'" dedi. Yavuz Sultan Selim ise bu rüyayı yüzü kızararak ve gözyaşları içinde dinledi. Bu hadiseden sonra hazırlıklar tamamlandı ve Mısır seferine çıkıldı. 20 Şubat 1517 Cuma günü Kahire'de Yavuz Sultan Selim adına hutbe okunmasıyla ise Mısır ve Hicaz artık Osmanlı padişahının yönetimi altına girdi. İçlerinde Hz. Muhammed'in Hırka-i Şerif'i, nalını, oku, Kabe'nin altın oluğu, Yusuf peygamberin sarığı ve Hz. Davud'un kılıcının da bulunduğu bir çok kutsal emanet de Yavuz tarafından Mısır dönüşü İstanbul'a getirildi. Bu sayede Hz. Davud'un kılıcı ve üzerinde kılıcın son sahibi İsa Mesih olacak yazan kılıcın bakır kitabesi de İstanbul'a getirilmiş oldu. 

Sabah   http://www.haber3.com/detayss.haber3?id=38180

  

Da Vinci Şifresi de neymiş !

 

Bursa’da Yeşil Cami’nin mihrabında altı asırdan bu yana duran ve kimselerin farketmediği bir şifre dünyaca ünlü “Da Vinci Şifresi”ne taş çıkaracak nitelikte…

Murat Bardakçı yazıyor.... 

Mihrabın üst tarafındaki ufak bir çini panonun üzerinde son derece güç olan ve İslam dünyasında çok az kullanılan ‘noktasız girift’ yazı ile Farsça bir beyit yazılı. 

Beyitte ‘Zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebáli onun boynunda kaldı’ deniyor. Láneti andıran bu ifadenin dünyanın en kıymetli çinileriyle kaplı bir mihraba neden nakşedildiğini ve işin gerisinde nelerin yattığını buyrun, çözebilirseniz siz çözün!

‘Da Vinci Şifresi’ isimli kitap, aylardan buyana Türkiye’de listebaşı. Kitapta bahsi geçen konular üzerinde bilgi yahut merak sahibi olanlar, şimdi asırlar öncesinden bugünlere uzanan bilinmezlerle dolu bir olaylar zincirinin üzerindeki esrar perdesi hakkında kafa yoruyorlar, hatta bazıları yeni teoriler bile ortaya atıyor.

Bizde entelektüellik şimdi artık yabancı kültüre áşina olmak ve yabancı memleketlerde çıkan yeni filmleri, yeni müzik albümlerini ve yeni yayınları takip etmek mánásına gelir oldu. Dolayısıyla ‘Da Vinci Şifresi’ni okumamak şimdi ayıp, hakkında fikir yürütmemek de eksiklik sayılıyor! Bundan on küsur sene önce ‘Gülün Adı’ fırtınasında yaşadığımız gibi...

Tarihimiz, edebiyatımız ve kültürümüz böylesine esrarlı hadiselerle, bilinmezlerle ve çözülmeyi bekleyen sıra sıra şifrelerle doludur. Artık unutmaya başladığımız o kültürdeki bazı sırlar ‘Da Vinci Şifresi’ni aratmayacak derecededir; ürkütücü kitábeleri sembollerle dolu şiirler takip eder, asırlar boyunca várolmuş gizli örgütlerin içinden çıkılması imkánsız gibi olan şifreli yazışmaları ve garip inanç silsileleri ardardadır.

İşte bu sırlardan biri, Türk çiniciliğinin ve zevkinin zirvelerinden olan altı asırlık bir binada, Bursa’daki Yeşil Cami’de taşa nakşedilmiş halde duruyor. Üstelik binanın gözlerden uzak bir yerinde değil, önünde her gün yüzlerce kişinin namaz kılarken hayranlıkla seyrettiği bir mekánda, mihrabın tam üzerinde!

Mihrabın esrarını yazmadan önce, caminin mimarı Hacı İvaz Paşa’yı tanımamız lázım:

HEM ASKER HEM MİMAR

1300’lü yılların ikinci yarısında Tokat’ta doğan ve meslek olarak hem askerliği hem mimarlığı seçen Hacı İvaz Paşa, Yıldırım Bayezid’in iktidar yıllarında farkedildi, yavaş yavaş yükseldi ve 1402’deki Ankara Savaşı’ndan sonra yaşanan Fetret Devri sırasındaki taht mücadelelerinde de tesirli oldu. Çelebi Mehmed’in tahta çıkabilmesi için en fazla çalışanlardan biriydi ve 1414’te Bursa’yı işgalden kurtarması üzerine önce vali, sonra da vezir yapıldı.

Hacı İvaz Paşa, tarihe devlet adamlığından ziyade mimarlığıyla, inşa ettiği yahut ettirdiği ve her biri bugün Türk mimarisinin en önemli eserlerinden sayılan camiden kervansaraya kadar binalar ile geçti. Çelebi Mehmed’in emriyle yapılan Bursa’daki Yeşil Cami de Paşa’nın eserlerindendi ve inşaat 1419’da tamamlandı.

Derken devir değişti, Çelebi Mehmed hayata veda etti, tahta oğlu İkinci Murad çıktı. Hacı İvaz Paşa yeni hükümdarın iktidarının ilk aylarında eski gücünü muhafaza etti ama veziriazam Çandarlı İbrahim Paşa ile durup dururken bir güç kavgasına tutuştu. İktidar mücadelesi İkinci Murad’ı evhama sevketti, babasının sadık Paşa’sından kendisine bir fenalık geleceğine inanmaya başladı ve evhamı korku halini alınca 1424’te Hacı İvaz Paşa’yı azletti, gözlerine mil çektirip Bursa’ya sürgüne gönderdi.

Paşa, Bursa’da ámá bir vaziyette dört sene yaşadı ve ölümü vebadan oldu. 1428 Ağustos’unda çıkan veba salgınında iki kardeşiyle beraber can verdi ve cenazesi Bursa’nın Pınarbaşı Kabristanı’na defnedildi.

Hacı İvaz Paşa, Yeşil Cami’nin herşeyiyle zarif olabilmesi için Türk ustalarla beraber yabancı sanatkárlar da kullanmış, İran’dan o devrin en önemli çinicilerini getirtmiş, caminin asırlardır hayranlıkla seyredilen çinileri İranlı, özellikle de Tebrizli ustaların elinden çıkmıştı.

Yeşil Cami’deki esrar, işte Hacı İvaz Paşa ile İranlı bu çini ustaları arasında düğümleniyor:

Caminin 10 metrelik nefis mihrabının sağ üst tarafındaki rengárenk çiniler arasına gizlenmiş olan ufak, mavi bir çinide normal yazı ile mihrabın Tebrizliler’in elinden çıktığını gösteren Farsça bir ibáre var: ‘Amel-i üstádán-ı Tebriz’, yani ‘Bu, Tebrizli ustaların eseridir’.

OKUNMASI ÇOK ZOR

Aynı mihrabın sol tarafında ve aynı hizada yeralan bir başka ufak çinide ise noktasız ve okunması son derece güç ‘girift’, yani karışık bir yazıyla yine Farsça ama bu defa gayet tehlikeli bir beyit yazılı: ‘Pendáşt sitemger in sitem bá men kerd / Der gerden-i o bemand u ber men begozeşt’. Türkçesiyle ‘Sitem eden, zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebáli onun boynunda kaldı’...

Zulümden bahseden bu ifadelerin padişah tarafından inşa ettirilmiş bir caminin mihrabında ne aradığını bugüne kadar kimseler farkedemedi!

Şimdi, öncelikle bir ihtimal üzerinde duralım ve zulüm sözüyle Hacı İvaz Paşa’nın gözlerin kör edilmesinin kastedildiğini ve ustaların Paşa’ya bağlılıklarından dolayı bu işi yaptıklarını düşünelim... Ama tarihler tutmuyor, zira Yeşil Cami 1419’da tamamlandığı sırada tahtta Çelebi Mehmed bulunuyor, Hacı İvaz Paşa, gücünün zirvesinde ve Paşa felákete uğradığı sırada caminin ibadete açılmasının üzerinden seneler geçmiş...

Dolayısıyla ortada bir başka mesele var ve işte, asırlardan buyana çözülmemiş olan bu meseleyle ilgili birkaç soru:

ÇÖZEBİLEN ÇÖZSÜN

Bursa’da 1400’lü yılların ilk çeyreğinde nasıl bir zulüm yaşanmıştı? Mısralarda bahsi geçen kötülüğü kim, kime karşı etmişti? Bu nasıl büyük bir zulümdü ki, bahsi dünyanın en güzel mihraplarından birinin çinileri arasına gizlenmiş ve bu sır asırlardan beri orada kalabilmişti? Mısraların çiniye İslam dünyasında çok nadir olarak kullanılan ‘girift’ yazı ile işlenmesinin sebebi neydi? Mihraba zamanın hükümdarının gazabına uğrama endişesini taşımadan böyle bir ifadeyi nakşedebilen Tebrizli ustalar bu cesareti nereden almışlardı?

Bu sorular uzar, gider...

Ben, Yeşil Cami’nin mihrabının üzerindeki yazının mevcudiyetini rahmetli Abdülbaki Hoca’dan (Gölpınarlı) dinlemiştim ve yakından görüp fotoğraflarını çekebilmem, işitmemden ancak çeyrek asır sonra, geçen hafta Bursa’ya gidişimde nasib oldu.

Artık yayınlaması benden, yorumlaması ise mihrap hakkında bugüne kadar sayfalar dolusu makaleler yazmalarına rağmen çinilerin üzerindeki beyti bir türlü farkedememiş olan sanat tarihi hocalarından!

Hürriyet [ Murat BARDAKÇI ] http://www.haber3.com/detayss.haber3?id=28749 alınmıştır

  

 

Vezüv'ün Ölüm saçtığı gün

 

M.S.79 yılının 25 ağustos günü ,saat sabah 8.30 genç bir Romalı asil Vezuv yanardağının alev alev yanan lavları arasında , Pompei kentinin haritadan silinişini dehşetle izliyordu.Aynı anda ,amcası Romalı kumandan Plinny'yi kendisiyle beraber kaçmaya ikna edemediği için üzülüyordu.Kumandan Plinny ölüme gitmişti.Açık denizde bir gece öncesinden başlayan felaketi görünce ,gemisinin dümenini Pompei'ye kırımış ve ölümle buluşmuştu.Yeğen Plinny,amcasının peşinden gitmedi ve kuzeydeki Misenium burnuna giderek ,faciayı belgeleyen ve saat saat kaydeden tek bilinçli tanık oldu.

Plinny'in tanıklığını  belgeleyen kanıtlar sonradan bir kitapta toplandı. Bu kitap yüzyıllar sonra Fransa'da bir maanstırda bulunacak ve bir kütüphane müdiresi sayesinde ortaya konacaktı.

Genç Plinny gördüklerini şöyle anlatıyor:

"Amcam korkmadan son hızla yanardağa doğru gitti.Belki birilerine yardımcı olmak istiyordu.Belki de kaderine yol alıyordu.Görüş uzaklığını sıfıra indiren bir kül yağmuru içindeydik.Kıyamet kopuyordu,toprak ve deniz yanıyordu.,

Tayfalar,ailelerinin ve evlerinin başına gelenlerden dolayı kahroluyorlardı.Ama beklemekten başka yapacak  bir şeyi yoktu.25 Ağustos sabahı şafağın söktüğü bile anlaşılamadı.Kıyıya yaklaşmak istedim ama deprem dalgaları gemiyi itiyordu.Sonra güneşi göremediğimizi farkettik.Hala geceydi.Bize bu izlenimi veren kalın,zifiri siyah bir kül tabakasıydı.Korkunç bir kükürt kokusu vardı ve zor nefes alıyorduk.

Son hızla,bu karanlık geceden uzaklaştık.Kalın bulut tabakasından ancak 32 Km.sonra çıkabildik.Gündüzü o zaman farkettik.O zaman Vezüv'ün son patlamasından sonra ,Pompei'nin yerinde yeller estiğini ve felaketin büyüklüğünü anlayabildim."

Vezüv yanardağı,İtalya'nın özellikle Napoli kentinin sembolüdür.Yaklaşık 2000 yıldan beri susmuş olan bu yanardağ ,hala arada bir homurdanıyor.Kötü ününden dolayı bir çok Papa ,Vezüv'ü "Tanrı'nın gazap çeşmesi" yada "İbret dağı" şeklinde adlandırır.Kutsal kitaplarda yer alan ünlü Sodom ve Gomorra kentlerinin başına gelen felaketlerle Pompei ve Herkülanyum faciası özleştiriliyor.

  

 

Bozulmayan Cesetler


 

Elazığ'ın ilçesi Harput adeta türbeler diyarı bir ilçe. Bu ilçede yaklaşık onbeş yatır ve türbe bulunmaktadır. Bu türbelerde gömülü bulunanların  isimleri genellikle "Baba" diye anılıyor. Mansur Baba, Nair Baba, Arap Baba bunlardan sadece birkaçı.

Burada Arap Baba'nın cesetini anlatacağız yaklaşık 300 yıllık ceset hiç bozulmadan, çürümeden duruyor.1964 yılında Vakıflar Genel müdürlüğü Selçuklu döneminden kalma Arap Baba camiini onarmak istiyor. Cami Selçuklu Sultanı Giyasettin Keyhusrev döneminde, Yusuf İbni Arapşah adlı birisi tarafından yapılmış. Bu onarım çalışmaları sırasında ortaya bozulmamış bir ceset çıkıyor. Bu ceset topraktan çıkarılarak caminin içindeki türbeye yerleştiriliyor. Fakat bu kez kesinlikle gömülmüyor. Bir lahit üstüne konuluyor. Kısa zamanda bu cesetle ilgili hikâye çevrede yayılıyor.

Cesedin bulunduğu türbe tipik Selçuklu türbeleri gibi iki katlı. Caminin içinden geçilip türbeye giriliyor. Rivayete göre Arap Baba burada bir sanduka içinde yatıyormuş. Fakat sonradan bu sanduka kaybolmuş. Denilenlere göre ağaç veya çini olduğu sanılan bu sandukada Arap Baba'nın kimliği yazılıymış.

Türbenin alt katına, kabir odasına küçük bir kapıdan giriliyor. İşte Arap Baba'nın cesedi burada. Yaklaşık olarak 300 yıl önce öldüğü sanılan bu kişinin ,vücudu hemen hiç çürümemiş,yeni ölmüş gibi taze ve normal görünümlü.Sanki bir ağacın altında yatmış uyuyor.

Uyuyor ama bu söz vücut için geçerli,çünkü Arap babanın başı vücudundan ayrı.Baş bedenden kesilerek ayrılmış.Dikine olarak,boynunun birkaç santim ötesine koyulmuş.Daha da ilginci ,başla boyun arasında kan bile gözüküyor.

Eşine az rastlanacak bu olayın fotoğraflanmasına izin verilmiyor.İnanışa göre bu görüntüyü fotoğraflamak çok büyük saygısızlık.Buna rağmen ,içeriye fotoğraf makineleri ile birkaç kişi girmiş.Onlar da ya fotoğraf çekememişler yada bir gücün etkisiyle fotoğraf çekmek akıllarına gelmemiş.

Görüntü çok etkileyici karşıda yeni ölmüş gibi duran bir insan vücudu var.Üstelik başı kesilerek öldürülmüş ve kanlar hala duruyor.

 

 

 

Sirius'tan Dünya ya

 

Afrika da yaşayan Dogon kabilesinin gizemi... bu konu bazı batılı bilim adamlarını rahatsız etmeye devam ediyor. Çünkü onlar, gökbilimle ilgili bilgilerin ancak kendileri tarafından bilinebileceğini düşünüyorlar...

Dogonların düşünceleri çok açık. Onlar Sirius yıldız sisteminden gelen zeki yaratıkların geçmişte atalarını ziyaret ettiklerine inanıyorlar. Gökbilimle ilgili bilgi ve iddiaları da ayrı...

İki milyon kişilik Dogon kabilesinin karmaşık bir mitolojisi var.Bu mitolojinin temelinde yatan inanca göre,çok eskiden Nommo adlı hem karada,hem suda yaşayabilen yaratıklar uygarlaştırma amacıyla dünyaya geldiler.

Gökteki en parlak yıldız sistemi olan Sirius'tan geldiği söylenen Nommo'ya Dogon kabilesi saygı gösterir.Sirius'a bağlı iki görünmez yıldız olduğunu göstermek için kuma şekiller çizerler.Bunlardan biri küçük ve son derece yoğun olup dünyanın tüm kütlesinden daha ağırdır.

Öteki ise bundan dört kat daha hafiftir.Dendiğine göre çember benzeri bir yörüngesi vardır.Dogonlar işte bu ikinci yıldıza bağlı bir gezegenden Nommo'nun türediğine inanıyorlar.

 

 

 MEVLANA Hz. sırrı bir defa okuyun

Mezar odasının sırrı 


O müzenin kapısından içeri girerken, karşıma 'Da Vinci şifresi' gibi esrarengiz bir hikáyenin çıkacağını bilmiyordum. 

Bu, bir sanduka ve onun altındaki mezarın hikáyesi.

Ama öyle basit bir hikáye de?il. 

Hikáye 13'üncü yüzyılda başlıyor ve 1930'da esrarengiz bir aile trajedisine kadar uzanıyor.

Hikáye beni çok etkiledi.

Sizi de etkileyeceğini tahmin ediyorum.

SAF TUTMUŞ SANDUKALAR ARASINDA

Geçen salı günüydü.

Hayatımda ilk defa Konya'ya gitmiştim.

Konya'da Mevlana Müzesi'nin kapısından ilk adımımı attığımda, belki de sadece benim hissettiğim mistik bir rüzgár esti ve beni içine alıp götürdü.

Hayatımda hiçbir mekán daha ilk anda beni bu kadar etkilememi?ti.

İçerden çok hafif bir ney müziğii geliyordu.

Sağ tarafta, sanki saf tutmuş sandukaları görüyordum.

Yanımda Mevlana Müzesi Müdür Yardımcısı Dr. Naci Bakırcı vardı.

Mevlana'nın sandukasının önüne gelinceye kadar, mistik bir turistten farklı de?ildim.

Ancak o sandukanın önünde Dr. Bakırcı'nın anlattığı o müthiş hikáye başladı.

Daha doğrusu, o sandukanın altındaki 'mezar odasının sırrı'...

500 METREYİ SEKİZ SAATTE ALAN CENAZE

Nefesimi kestim ve onu dinledim.

İşte ondan dinlediklerim.

Anlatıldığına göre her ?ey 1273'te Konya'da kaldırılan bir cenazeden sonra başladı.

Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273 günü vefat ediyor. 

Cenazesine yüzbinlerce insan katılmış. Naaşı, İplikçi Camii'nden, 500 metre ilerdeki bu türbeye 8 saatte getirilebilmiş.

Müslümanlar Mevlana'nın naaşını defnedebilmek için gayrimüslimlerin cenaze cemaatinden çıkmasını istemi?. Ancak onlar, 'Bize İsa'yı da Musa'yı da Mevlana öğretti' diyerek bunu reddetmişler.

Mevlana'nın kabrinin altına bir 'mezar odası' bulunuyor.

MEZAR ODASINA 700 YILDA 1 Kİ?İ İNDİ

Eski Türklerde mezarların altına Farsça 'zir-i zemin' yani 'zeminin altı' denilen bir mezar odası yapılırmış.

Mevlana'nın naaşı da böyle 4 metrelik bir mezar odasına konmuş.

Ancak o tarihten bu yana mezar odasına kimse inmemi?.

Sadece bir ki?i hariç.

Rivayete göre Sultan Dördüncü Murad, Mevlana'nın türbesini ziyarete geldi?inde, mezar odasının içinde ne oldu?unu çok merak etmiş ve bu odaya girmek istemi?.

Ancak dönemin Mevlevi büyükleri, buna kesinlikle kar?ı çıkmış ve girmesini engellemişler.

Bunun üzerine Sultan, elindeki tespihi, ağzı açık odanın içine atmış.

Veya düşürmüş.

Bu tespihi almak üzere 7 yaşında bir kız çocuğu mezar odasına indirilmiş.

Bilinen tek şey, odanın iki tarafından aşağı doğru merdivenlerin indiğiymiş.

Kız çocuğu mezara inip çıktıktan sonra dili tutulmuş. 

Dr. Naci Bakırcı, 'Çocuğun dilinin neden tutulduğu hala bilinmiyor' diyor.

KÜÇÜK KIZ MEZAR ODASINDA NE GÖRMÜŞTÜ

İşte bu olaydan sonra 'mezar odasının sırrı' iyice merak edilmeye başlanmış.

Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştu?

Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.

Ancak bir başka iddia daha var ki, o 'mezar odasının sırrını' daha da koyulaştırıyordu.

Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmı?. Fatih Sultan Mehmed dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmış. 

Mevlana'nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu.

Kız çocuğu orada yatan Mevlana'yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi.

Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor.

O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kur?un hiçbir zaman kaldırılmadı.

Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizli?e gömüldü.

1930'LU YILLARDA MÜZE MÜDÜRÜNÜN ODASINDA

Ancak odanın hikáyesi burada bitmiyor. 

Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır'daki piramit sırlarına benzeyen bir dizi olay daha ya?anacaktı.

Bu olayın iki tanığı vardı.

Biri olayı ya?ayan Yusuf Akyurt isimli biri.

Öteki de onun yaşadığını Murat Bardakçı'ya anlatan Abdülbaki Gölpınarlı Hoca.

1930'lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi'nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir.

İçinden 'Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem' diye geçirir.

Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır.

O AN KAPI ÇALINDI YAŞLI ADAM GİRDİ

Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer.

Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir.

Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt'un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:

'Sakın oraya inmeyi düşünmeyin...'

Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir.

Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer:

'Müdür bey, yetiş evin yanıyor...'

Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur.

İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur.

Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir.

KONYA-ANKARA YOLUNDAKİ KAZA

Konya-Ankara yolu o gün çok ıssızdı.

Gün batmış, alacakaranlık etrafa hákim olmaya başlamıştı.

Uzaktan gelen kamyonun farları, henüz tam karanlık hale gelmemi? ufukta cılız iki nokta gibi duruyordu.

Şoförün yanında kapıya dayanmış şekilde oturan çocuk kim bilir hangi hayallere dalmıştı.

Kamyon bir kavise girdiği sırada kapı aniden açılır ve çocuk alacakaranlığın içinde kaybolur.

Kamyon durup, içindeki iki adam kapıdan uçan çocuğa ulaştıklarında iş işten geçmiştir.

Çocuk öteki dünyaya göçmüştür. 

Çocuğun başında duran ikinci adam, başı ellerinin arasında hüngür hüngür ağlamaktadır.

O adam, Konya'dan tayini çıkan Müze Müdürü Yusuf Akyurt'tur.

Kimine göre, mezar odasının sırrı, onu hálá takip etmektedir.

MEZARIN BAŞINDA SÖYLENEN SON SÖZLER

Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya'ya döner. Cenaze töreninden sonra doğruca Mevlana Müzesi'ne gider ve sandukanın başında ellerini açıp haykırmaya başlar:

'Yetmedi mi? Affet artık...'

Bütün bunlar neydi? Efsane mi? Gerçek mi? 

Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün kafasından geçen düşünceyi nasıl anlamıştı?

Bunların cevabı yok.

Ben bunları anlatan insanlardan dinledim. 

Bildiğimiz tek şey var. Mezar odası 731 yıldan bu yana sırrını muhafaza ediyor.

Umarım bundan sonra da muhafaza etmeye devam eder.

Çünkü bilinmezliğin yarattığı bazı mistik duygulara ebediyen ihtiyacımız olacak.

Çünkü hepimizin içinde, sadece kendimize ait sırların saklandığı küçücük odalar var.

Üzerleri kurşunla kaplı küçücük odalar...

www.haber3.com

 

 

Kendini imparator ilan eden adam

 

Olay ABD nin san Francisco kentinde geçmiş:Bir İngiliz kendini ABD imparatoru olarak ilan etmiştir.Adı Jashua Norton'dur.1819 da Londra'da doğmuştur.

Jashua birçok işe girip çıktıktan sonra birden bire ortadan kaybolur.Aradan geçen üç yıl boyunca kendisi hakkında hiç bir bilgi edinilemez.

Tekrar kaybolduğu bir dönemde birden çıkar ortaya Bir eylül günü San Francisco'da yayınlanan Evening Bulletin gazetesinin yazı işleri müdürünün odasına gelmiştir.Şaşıran gazeteci adamı merak eder.

Bu Jashua dır.Başında yüksek ,yeşil bir silindir şapka vardır.şapkasının önüne kırmızı bşr horoz tüyü dikmiştir.Şapkanın altında ise ,hiç gülmeyen gayet ciddi bir yüz vardır.Üzerinde de koyu yeşil,üniformaya benzer,omuzları yaldızlı apoletlerle süslü bir giysi vardır.Kemerde elini hiç ayırmadığı bir kılıç asılmaktadır.Ayağında kenarları kırmızı biyeli bir pantolon bulunmaktadır.

Yazı işleri müdürünün şaşkın bakışları arasında adam sakin ce ciddi olarak konuşmaya başladı:"Ben ABD ri imparatoru l.Norton'um." Bunları söyledikten sonra bildirgesini yazı ileri müdürüne uzattı. Bildirgesinde ABD halkının isteklerini yerine getirmek için imparator ilan ettiğini yazıyordu. Her eyaletin temsilcilerinde oluşacak bir meclisin kurulmasını istiyordu. Bu meclis ona halkın istediği yasaların çıkarılmasında yardımcı olacaktı.

Ertesi gün ilgili gazeteyi okuyanlar gülmekten kırılıyordu,,ayrıca yazı işleri müdürüne telgraf çekip bu konuda daha çok bilgi verilmesini istiyordu.Ama  Jashua hiç gülmüyordu.Kendisini  İmpartor ilan etmezden önce hükümetin hala hala işbaşında olmasına çok  çok sinirleniyordu.böylece gazetede yayımladığı bir emirle ABD ordusuna kuvvet kullanarak devirmesi görevini veriyordu.

Her yaştan san Francisco'lunun sevgilisi olmuştu.O da onlara tebaam diyordu.Bir süre sonra gazetenin matbaasına kendi adına para basmaları emrini verdi.Basılan paraları halkta büyük ilgi gördü.Her bir banknot elli sentten satılıyordu.Sonra vergi toplamaya başlayacağını duyurdu.Herkes çok küçük bir parayı gülümseyerek veriyordu.En iyi otellerde kalıyor lokantalarda yemek yiyordu.Ünü tüm ülkeye yayılmıştı.

Günün birinde mesleğe yeni başlamış bir polis memuru onu tutukladı. Fakat  karakola gidince  komiser özür üstüne özür dileyerek kendisini serbest bıraktı.

1880 yılında bir gün aniden öldü İmparator (!) cenazesine 30.000 kişi katıldı. Cenazede san Francisco valisi bir konuşma yaptı.Günümüzde san Francisco halkı onu hala gülümseyerek anmakta ve çocuklarına anlatmakta...

 

 

İstanbul’un tılsımlı yerleri !

 

Yaklaşık 3 bin yıllık tarihinde birçok medeniyetlere evsahipliği yapan İstanbul, tarihte çeşitli belalardan korunmak için “tılsımlı” anıtlara emanet edilmiş.

Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlisi, kültür tarihi araştırmacısı Süleyman Faruk Göncüoğlu'nun Eminönü Belediyesi'ne hazırladığı ''İstanbul'un İlkleri ve Enleri'' adlı kitabında Bizans İmparatorları Yanko, Vezondan ve Konstantinus'un kenti türlü belalardan korumak amacıyla diktikleri 15 tılsımlı anıta yer verildi.

Kitapta bu tılsımlı sütunların ''kenti kötülüklerden, hastalıklardan, depremden ve yılan, çıyan, akrep, kurt gibi hayvanlardan koruduğu, karı-koca kavgasını bitirdiği, insanları sağlıklı ve genç kıldığı kaydedildi.

İstanbul'da Suriçi'nde bulunan 15 tılsımlı anıt ile dikilme nedenleri ve söylenceleri şöyle:

-Arkadius Sütunu: Avratpazarı'nda (Cerrahpaşa) bin parça beyaz mermerden yapılan merdivenli yüksek sütundaki peri yüzlü heykelin yılda bir defa bir feryat kopardığında yeryüzündeki kuşların heykelin etrafında döndüğüne inanılmış. Bu kuşların binlercesinin yere düştüğü ve bunların halk tarafından yendiği de söylenceler arasında yer alıyor.

-Çemberlitaş: Tavukpazarı denilen (Çemberlitaş) yerde bulunan kırmızı renkli som mermerden yapılan bu sütunun hanedanı kötülüklerden, hastalıklardan ve fesattan koruduğuna inanılmış.

-Kıztaşı: Saraçhane'de Büyük Pozantin'in kızının mezarı üzerine dikilen bu tılsımlı sütunun, imparatorun kızını yılanlardan, çıyanlardan ve karıncalardan koruduğuna inanılmış.

GENÇLİK ATEŞİ

-Altımermerli Sütun: Altımermer (Kocamustafapaşa) denilen yerde herbiri eski bilginler tarafından altı adet mermerden yapılan ve üzerinde sinek, leylek, horoz ve kurt resmi bulunan sütunun kenti sivrisinek ve kurtlardan koruduğuna inanılmış.

Ayrıca, leyleğin yılda iki kere çığlık attığı, birinci çığlıkta bir anda kentin leyleklerle dolduğu, ikinci çığlıkta da tüm leyleklerin ortadan kaybolduğu, horozun 24 saatte bir öterek bütün horozlara önderlik ettiği de söylenceler arasına girmiş.

-Genç bir erkek ve sevgilisinin birbirleriyle kucaklaşmış haldeki tunçtan heykeli de, kavga eden karı-kocadan biri heykeli kucakladığında hemen barıştıklarına inanılırmış.

-Bilgin Calinus'un beyaz mermer üzerine yaptırdığı ihtiyar adam ve kadın resimli heykelinin ise, geçinemeyen bir erkek ile kadından birinin heykeli kucakladığında hemen boşanacaklarına inanılmış.

-Sultan Beyazıt Hamamı'nın altında bulunan dört köşeli sütun: Bu sütun sayesinde kente veba hastalığının girmediğine inanılmış.

-Tekfur Sarayı'ndaki tunçtan ifrit heykeli: Bu heykelin yılda bir kez etrafına ateş saçtığı, bu ateşten bir kıvımcım alabilen kişinin çok sağlıklı yaşadığı ve genç kaldığına inanılmış. 

DEPREM ÖNLEYEN MIKNATIS

-Zeyrek'te Hazreti Yahya Kilisesi bitişiğindeki mağara: Her kış ''koncoloz'' denilen cadıların bu mağaradan çıkarak, arabalara binip şehri dolaştıklarına inanılmış.

-Ayasofya'daki dört sütunlu anıt: Azrail, Cebrail, İsrafil ve Mikail resimleri bulunan bu sütunların her birinin ayrı bir tılsım olduğuna inanılmış.

-Atmeydanı'ndaki Milyobar (Örme Sütun) anıtı: 300 bin taştan yapılma bu sütunun tepesinde bulunan çok güçlü bir mıknatıs sayesinde İstanbul'un depremlerden korunduğuna inanılmış.

-Sultanahmet'e dikilen Burma Sütun: Üç başlı ejderha şeklinde olan bu sütunun başının biri bir yeniçeri tarafından kılıçla koparıldıktan sonra tılsımın kısmen bozulduğu ve İstanbul'da birdenbire akreplerin görüldüğüne inanılmış.

H A B E R 3 - Türkiye'nin Haber Sitesi.htm


 

Binlerce insanın göremediğini gördü

 

 

İspanya'nın Seville kentinde yapılan boğa güreşlerinde yaşanan insanlık ayıbını bir at ortaya çıkardı. 


İspanya'nın Seville kentinde her yıl nisan ayında yapılan boğa güreşi festivali yine kanlı bir güne sahne oldu.

Matador Diego Ventura atının üzerine gururla oturdu ve 'şova' başladı.

Matador Diego Ventura atının üzerine gururla oturdu ve 'şova' başladı.

Matador Diego Ventura atının üzerine gururla oturdu ve 'şova' başladı.

Tribünlerden gelen mükafatını alan kahraman sevinç çığlıkları atarken yaralı boğa hemen yanı başında can çekişiyordu.

 

O sırada boğaya yaklaşan matadorun atı insanlık dersi verdi. Binlerce insanın göstermediği merhameti gösterdi ve boğanın yaralarını kendince iyileştirmeye çalıştı.

internethaber.com dan alınmıştır

 

Huzursuz ruhlar

 

1807 yılında Barbados'ta bir Hıristiyan mezarlığında akıllara durgunluk veren olaylar dizisi yaşandı. İnanılması güç ama gerçek!

1807 yılında Barbados'ta bir Hıristiyan mezarlığında akıllara durgunluk veren olaylar dizisi yaşandı.


Aynı mezarlığa gömülen cesetlerin her biri yerinden oynuyordu.


Peki "Huzursuz ruhlar" denilen bu esrarengiz olayın sırrı neydi?


1807 Temmuz'unda Bayan Thomasina Goddard'ın cesedi basit ahşap bir tabutla mezar odasının en üst katına konuldu.


Daha sonra delilik intihar ve cinayet gibi kötü şöhrete sahip Chase ailesi kondu.


Ailenin reisi kötü biriydi; kölelerine karşı öyle zalimdi ki adamı ölümle tehdit ederlerdi.


22 Şubat 1808'de bebek Mary öldü; büyük ihtimalle babası bebeği kızgın bir anında öldürmüştü!


Zavallı bebek ağır metal bir tabutla mezara kondu.


Birkaç ay sonra ailenin tuhaflığıyla bilinen delikanlısı Dorcas, kendini bahçedeki bir dolaba kilitleyip havasızlıktan öldü. O da aynı mezara kondu.


Dış kapıya geldiklerinde iki zenci kapıyı açtı. Ağıtlar yakarak tabutu taşayanlar onu takip ettiler, taş basamaklara yöneldiler.


Sadece el fenerinin ışığı vardı. Mezarın iç kapısı açıldı ve herkes korkuyla bağırdı.


Bebek Chase'in tabutu, konulduğu yerin tam karşısında ve baş kısmı yukarıda olarak dik duruyordu!


Ağıt yakanlar tabutu düzelttiler ve Dorcas'ı kızkardeşinin yanına koydular.


Bir ay sonra albay Chase, kendini öldürdü. O da aynı mezarlığa kondu.


8 yıl sonra Chase'lerden olan bir çocuk daha öldü ve mezarlığa getirildi. Bu süre içinde menteşeler paslanmıştı. Kapıyı iki zenci ancak açabildi.


İçeri girenler korkuyla kala kaldılar! Bayan Goddard'ın tabutu normal yerindeydi ama Chase ailesinin tabutları ortalığa saçılmıştı!


Bu çok tuhaftı; zira her birini dört kişi ancak kaldırabiliyordu!


Bir ay sonra mezarlığa çiçek koyan bir kadın 'çatırtı' sesleri ve 'inliyen birinin sesi'ni duydu.


Kadının atının ağzından korkudan köpükler gelmeye başladı ve sonradan veterinerde tedavi görmek zorunda kaldı.


Ertesi Pazar kilisenin dışında bağlı duran atlar korkuyla dörtnala tepeler kaçmaya başladılar ve oradan da denize ölüme atladılar!


Mezarlığın adı gittikçe kötüye çıkıyordu. Sırada Samuel Brewster'in cenazesi vardı. Kimi Küba, kimi Haiti'den gelen 1000 kişilik kalabalık bir cenazeydi.


Şiddetli bir fırtına vardı ve dört zenci köle kurşun tabutu taşıyorlardı; ki yine insanın kanını donduran aynı manzarayla karşılaştılar: tabutlar yine ortalığa saçılmıştı.


Bu noktada işe adanın valisi Lord Combermere karıştı. Sonraki cenazeye bizzat katıldı. Bu seferki, tabutunun yeri hiç bozulmayan Thomasino Goddard'ın kızı Thomasino Clarke'ın cenazesiydi. Vali mezarlıkta bir yeraltı dehlizi olup olmadığına baktı (ki hiç yoktu).


Adamlara yeni tabutu getirmeden önce ters çevrilmiş tabutları düzeltmelerini emretti. Sonra zemini ince kumla kaplattı ve kapıya yeni bir kilit taktırdı.


Son olarak kapı alçıyla mühürlendi. Vali ve adamları alçı ıslakken yüzüklerini iz bırakacak şekilde bastırdılar.


18 Nisan 1820'de güneşli bir günde vali son kez mezarı açtı. Kapıdaki mühür bozulmamıştı.


Ustalar alçıyı kırdılar ama kapıyı ancak bir iki santim açabildiler; çünkü kapıya bir şey dayanıyordu.


Zorlayınca kapı açıldı, ağır bir cisim basamaklara çarparak düştü. Tabii ki bu bir tabuttu.

Mezara girdiklerinde Dorcas Chase'e ait bir kol kemiği gördüler, tabutun kenarından dışarı sarkmıştı.


Bayan Goddard'ın tabutu dahil bütün tabutlar yine rastgele yerdeydi. Vali pes etti. Cenazeyi başka bir yere gömdürdü.


Londra Bilim Müzesi ve Fizik Araştırmaları Derneği'nden araştırmacılar olayı araştırdılar ama hiçbir cevap bulunamadı.


Tabutlar, yer hareketlerinden dolayı devriliyor olamazdı, çünkü mezar bir mercan yatağına yaslanıyordu.


Giriş kapısından başka hiçbir yeraltı dehlizi yoktu.


Kapıdaki mühür bozulmadığına göre birinin gizlice içeri girmesi imkansızdı.


Mezara konulan mücevherlere dokunulmamıştı, dolayısıyla mezar hırsızlarının işi de değildi. Mezarlık bir daha asla kullanılmadı.


Kaynak: Sabah           http://www.haber365.com/Haber/Hareket_Eden_Tabutlarin_Sirri/ alınmıştır

 

 

 



 

 

Çıldıran kasabanın sırrı

 

Yaklaşık 60 yıl önce Fransa'da bir şehir ani bir isteri krizi ve halüsinasyonlarla sarsıldı.

Beş kişinin ölümüne, birçok kişinin de ağır hastalanmasına yol açan bu olayın, yıllarca, halüsinasyonlara neden olan bir mantardan kaynaklandığı sanıldı.

Şimdi ise ortaya başka bir görüş atıldı.

16 Ağustos 1951'de postacı Leon Armunier, Fransa'nın güneyindeki Pont-Saint-Esprit kentinde mektup dağıtırken aniden mide bulantısı ve halüsünasyonlara kapılmış.

"Feciydi. Küçüldüğüm duygusuna kapıldım, alevler içinde, kollarıma yılanlar dolanmış gibiydi" diyor.

Şu anda 86 yaşında olan Leon, bisikletinden düşmüş ve hastaneye götürülmüş. Orada ona deli gömleği giydirilmiş, ve yataklarına zincirlenmiş üç gençle aynı odada kalmış.

Bazılarının pencereden atlamaya çalıştıklarını, çığlıklarını ve metal yatakların sesini unutamıyor. "Bir daha aynı şeyi yaşayacağıma, ölürüm daha iyi diyor".

Postacı Leon'un hastaneye yatırılmasından sonraki günlerde de birçok kişide benzer belirtiler görülmüş.

Doktorlar, toplu isteri ve halüsinasyonların şehrin fırınlarından birinde yapılan ekmeklerde, ergot alkaloidine, yani çavdarda oluşan bir tür küf mantarına bağlamışlar.

BİYOLOJİK SİLAH

Bu görüş 2009 yılında Amerikalı bir gazeteci yeni  bir belge çıkarana kadar da bu görüş genelde kabul gördü.

Araştırmacı gazeteci Hank Albarelli'nin ortaya çıkardığı CIA dosyasının üzerinde, "F. Olson dosyaları- Fransa Operasyon Belgesi" yazıyor ve "ortadan kaldırılmasına" dair bir talimat bulunuyor.

F. Olson, Pont-Saint-Esprit olayı sırasında CIA adına LSD (halüsinasyonlara neden olan uyuşturucu türü) konusundaki araştırmaları yürüten bilim adamı.

Albirelli, bu dosyadaki belgeler yok edilmeseydi, CIA'in deney yapmak için Pont-Saint-Esprit halkını LSD ile uyuşturmuş olduğunun ortaya çıkacağına inanıyor ve LSD'nin ekmeğe konulmuş olmasının mümkün olduğunu söylüyor.

İngiltere de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde bilim adamlarının 1950'li yılların başlarında, LSD ile deney yaptıkları biliniyor.

1951'de şikâyetleri olanların götürüldüğü hastane  şimdi kapalı.

Albirelli, 1949'de yayımlanan gizli bir raporda, ABD hükümetinin LSD deneylerini yürüttüğü bir merkezden orduya dışarıda deney yapmak için ellerinden geleni yapmaları talimatını verildiğini söylüyor.

Amerikalı gazeteci, Bilgi Edinme Özgürlüğü yasası kapsamında ulaştığı 1954 tarihli bir başka CIA raporunda da, İsviçre'deki Sandoz kimyasal madde şirketinin bir temsilcisi ile bir CIA ajanı arasında geçen konuşmayı bulmuş.

Sandoz'un Pont-Saint-Esprit kentinden sadece birka yüz kilometre ötedeki merkezinin o dönemlerde LSD üretilen tek yer olduğu belirtiliyor.

CIA ajanı da raporuna, Sandoz temsilcisinin birkaç içkiden sonra, "ekmekte bir şey yoktu. Olayın nedeni ergot değildi" dediğini yazmış.

"YANLIŞ SEMPTOMLAR"

2008'de konuyla ilgili kitap yazan Amerikalı akademisyen Steven Kaplan ise, zehirlenmeden ergot alkaloidinin de, LSD'nin de sorumlu olmadığını kaydediyor.

Kaplan, "sebep ergot alkaloidi olsaydı, sadece bir fırıncıdaki bir çuvalı etkilemezdi, çok daha fazla yayılırdı" diye düşünüyor; insanların gösterdiği belirtilerin de tam anlamıyla LSD semptomlarına uymadığını söylüyor.

Kaplan'a göre, LSD'nin, ekmek pişirilen yüksek ısıya dayanması da mümkün değil, Albirelli ise ekmek piştikten sonra eklenmiş olabileceğini söylüyor.

Halüsinasyonların nedeni konusunda anlaşamasalar da birleştikleri bir nokta var, o da Fransa hükümetinin yıllar önce Pont-Saint-Esprit'de ne olduğuna dair soruşturma açması gerektiği.

http://www.sabah.com.tr/fotohaber/dunya alınmıştır

 

 

Dünyanın en gizemli adasında yatan sır!

Dünyanın en gizemli adası olarak kabul edilen Paskalya Adası, araştırmacıların yüzyıllardır süren çalışmalarına rağmen sırlarını saklamaya devam ediyor.


Adanın tarihi ve barındırdığı medeniyetler hakkında çok sayıda teori ortaya atılıyor. Ancak, kıyı şeridi dev antik heykellerle kaplı adanın on bin yıl öncesine uzanan karanlık tarihi hala aydınlanmış değil. Eski çağlarda “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan ve antik uygarlıkların nasıl yok olduğuna ait sırlar barındıran adanın gizemi çözülemeyecek gibi görünüyor.


Paskalya Adası, bugün üzerinde ağaç kalmamış volkanik bir kara parçası. Tahitili denizcilerin 1860’lı yıllarda Rapa Nui adını verdikleri ada, Şili kıyılarından 3 bin 600 km açıkta bulunuyor. Bu özelliğiyle, dünyanın karaya en uzak noktası unvanına sahip.


Paskalya Adası’nın gövdesini 507 metre uzunluğundaki Terevaka yanardağı oluşturuyor. Doğusundaki Poike ve güneyindeki Rano Kau yanardağlarıyla üçgen şeklini alan ada, okyanus tabanından yükselen 3000 metre yüksekliğindeki bir yanardağdan farksız.


Paskalya bayramı arifesine denk gelen 5 Mayıs 1722’de, Hollandalı denizci Jacob Roggeveen Paskalya Adası’na ayak basan ilk Avrupalı oldu. Ada modern günümüzdeki ismini böyle aldı. Roggeveen ve denizcileri, dört bir yanı dev insan heykelleriyle dolu adada yaşayan yerlilerin neredeyse çıplak olduğunu gördü. Akıllarına gelen ilk şey, yüzlerce heykeli bu ilkel insanların yapmış ve kıyıya dizmesinin imkânsız olduğuydu.

 


Gizemli Heykellerin Öyküsü

 

Norveçli kaşif Thor Heyerdahl, 1950’lerde Paskalya Adası’nda Güney Amerikalı yerlilerin yaşamış olduğu iddiasını ortaya attı. Ancak, adada bulunan kemikler üzerinde yapılan DNA analizleri, halkın Pasifik Okyanusu’ndaki adalardan gelen Polinezyalılara ait olduğunu gösterdi.


Bir mezarda yapılan karbon testi ise adaya ilk olarak 318 yılında ayak basıldığını ortaya koydu. O yıllarda, Paskalya Adası’nın çok sayıda kuşun yaşadığı gür ormanlara ve verimli topraklara sahip olduğuna inanılıyor. Gıda kaynaklarının bol olduğu adanın nüfusu artınca, halk kendine özgü din ve sanat kültürünü oluşturdu.


Adanın temel kültürü moai heykelleriydi.  Bu heykeller, adanın çevresini yaklaşık 1.5 km aralıklarla çeviren “ahu” adındaki taş platformlara dikildi. İlk zamanlarda, adanın çevresini saran yaklaşık 250 ahu üzerinde 288 moai bulunuyordu. Ayrıca, 600 moai adanın dört bir yanına dağılmış bir halde tamamlanmadan bırakıldı. Ortalama bir moai’nin 4,5 metre uzunluğunda ve 14 ton ağırlığında olduğu düşünüldüğünde, bu heykelleri kıyı şeridine çekebilmek için 50 ile 150 kişinin çalışması ve çok sayıda ağaç gövdesi kullanılması gerekiyordu.


ADA MEDENİYETİNİN SONU

Tamamlanmadan bırakılan 600 moai, Paskalya Adası’ndaki medeniyetin nasıl sona erdiğini gösteren en önemli ipucu oldu. Araştırmacı Jared Diamond’a göre, Paskalya Adası’na ilk ayak basan insanlar, yüzyıllar sonra adanın kaynaklarını tüketme noktasına getirdi. 15’inci yüzyılın başından itibaren adadaki ormanlar yok oldu, verimli topraklar erozyona uğradı, ırmaklar kurudu ve kuşlar adayı terk etti.  
Tarımın çökmesi, balıkçıların tekne yapacak ağaç bulamaması ve vahşi hayvanların telef olması, ilk önce kıtlığın, ardından yamyamlığın ortaya çıkmasına neden oldu. Sonuç olarak Paskalya Adası toplumunu bir arada tutan liderler ve dini sınıf aç kalan halkın üzerindeki kontrolünü yitirdi. 17 ve 18’inci yüzyıllarda yaşanan klan savaşları ada nüfusunu iyice azalttı, moai’ler hasar gördü. Son olarak, Avrupalıların suçiçeği ve dizanteri getirdiği adada, halk hastalıklardan öldü, bir kısmı öldürüldü, diğerleri ise köle edildi ve medeniyet çöktü. 

“CENNETE BAKAN GÖZLER”

Ortodoks arkeologlar, Paskalya Adası’na ilk kez denizde kaybolan Polinezyalıların 318 yılında ayak bastığını kabul etti. Ancak gizemli ada üzerinde yapılan araştırma sayısı arttıkça, yeni teoriler ortaya atıldı. Bunlardan bir tanesi, Paskalya Adası’nın çok daha büyük bir toprak parçasının geride kalan kısmı olduğu ve binlerce yıl öncesine uzanan bir tarih sakladığı. 


Üç araştırmacı, Graham Hancock, Colin Wilson ve Rand Flem-Ath, Paskalya Adası’nın Dünya’da kutsal bir coğrafyayı temsil ettiğini öne sürdü. Onlara göre, gizemli adanın tarihi eski çağlarda yaşanan büyük sel felaketlerinin öncesine rastlıyor. 

Hancock, “12 bin yıl önce buzullar henüz erimemişken, okyanuslardaki su seviyesinin 100 metre daha alçak olduğunu ve Pasifik bölgesinde And Dağları kadar uzun adalar zinciri bulunduğunu” iddia etti. Hancock ve meslektaşlarına göre, Paskalya Adası aslında büyük kısmı sular altında kalmış bir kara parçasının tepesi. 

Rapa Nui isminin yanı sıra, Paskalya Adası’nın antik isimlerinden biri “Te-Pito-O-Te-Henua”.  Anlamı, “Dünyanın Merkezi”. Bir diğer ismi de “Mata-Ki-Te-Rani”, yani “Cennete Bakan Gözler”. Bazıları, günümüz araştırmacıların göz ardı ettiği mitolojik bilgiler dikkate alındığında, Paskalya Adası’nın binlerce yıl önce var olan ve gözlemevleriyle gökyüzünü araştıran antik bir uygarlığa ev sahipliği yaptığını öne sürüyor. 

Hancock, “Cennetin Aynası” adlı kitabında, Paskalya Adası’nın büyük tufanlardan önce yaşamış bir uygarlığın evi olduğunu ve çok önemli bir konuma sahip olduğunu belirtti. Bu özel konum, dünyadaki kutsal yerlerin matematiksel yerlerini mükemmel bir şekilde gösteriyordu.

ANTİK GÖZLEMEVİ AĞI

İki diğer araştırmacı, Christopher Knight ve Robert Lomes, Paskalya Adası’nın konumunun neyi ifade edebileceğini araştırdı. “Uriel’in Makinesi” adlı kitaplarında, Paskalya Adası’nın “küresel bir gözlemevi ağının parçası olduğunu” belirttiler. Onlara göre, bu gözlemevleri gelecekte yaşanacak meteor çarpmaları ve yer tabakalarının hareketiyle gerçekleşecek felaketleri önceden tespit etmek için kullanılıyordu. 

Ortaya atılan teori şuydu: Efsanelerde anlatıldığı gibi M.Ö 13 ve 8’inci yüzyıllar arasında yaşanan sel felaketleri, buzulların erimesinden kaynaklanmadı. Tersine, sayısız uygarlığı yok eden felaketlerin nedeni,  kozmik cisimler ve kuyruklu yıldızlardı. Bu felaketler ise şunlardı: 

1- Atlantis’in sular altında kalmasına neden olduğu düşünülen sel felaketinin yaşandığı M.Ö 9600’da, kozmik bir cismin Güneş Sistemi’nden geçmesi Dünya’da çok büyük depremlere neden oldu. 

2- M.Ö 7640 yılında Dünya’ya yedi kuyruklu yıldız çarptı. Çarpmanın etkisiyle hızı saatte 700 km’yi bulan, 5-8 km uzunluğunda dalgalar, yanardağ patlamaları ve depremler tüm Dünya’yı sarstı. 

Sonuç olarak, Yontma Taş Devri’nin öncesine rastlayan bu iki olay, bir zamanlar kıyı bölgelerine kurulu şehirleriyle Pasifik Okyanusu’nda var olmuş bir ada uygarlığını da yok etmiş olabilir. Yani Rapa Nui’yi. 

Tüm bu bilgiler, 12 bin yıldan daha eski bir tarihte sel sularıyla yok olduğu düşünülen Mu ve aynı kaderi paylaşan Atlantis’in yanı sıra, her ikisine benzeyen bir diğer önemli medeniyetin daha var olmuş olabileceğini gösteriyor.  Birçok antik uygarlık gibi, gökyüzünü anlamaya çalışmak için astronomi alanında çok gelişmiş olduğunu tahmin edebileceğimiz bu uygarlık, Pasifik Okyanusu’nun binlerce metre derinliğinde saklı olabilir.

http://www.veteknoloji.com/dunyanin-en-gizemli-adasinda-yatan-sir-42207--.html alınmıştır

  

 

Dünyayı bekleyen 10 büyük tehlike!

 

2077'ye kadar dünyanın karşı karşıya kalacağı tehlikeler araştırıldı...
 

İngiliz The Guardian gazetesi, gelecek 70 yıl içerisinde dünyanın ve insanoğlunun varlığını tehdit edebilecek 10 büyük tehlikeyi araştırdı.

EVRİM SAATİNİN SONU 

Bilim adamları, doğadaki canlıların evrim saatini belirleyen telomer adlı DNA zincirlerinin kısalmasıyla, kanser, alzheimer gibi yaşlılığa bağlı hastalıkların da oluşma riskinin artığını kaydediyor. 
Olasılığı: Düşük 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur?: % 80. 

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ 

Atmosferde biriken zararlı gazların yarattığı sera etkisiyle bu yüzyılın sonuna kadar dünya sıcaklığında yaklaşık 2 derecelik artış bekleniyor.Bu ısı artışı, gıda stokları üzerinde onarılamaz hasar yaratacak. 
Olasılığı: Yüksek 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur?: % 60. 

KARA DELİKLER 

Bilim adamları, dünyanın bir kara delik tarafından yutulması olasılığını da göz ardı etmiyor. 
Olasılığı: Çok düşük 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur?: % 100. 

KOZMİK PATLAMA 

Samanyolundaki bir gezegenin patlamasıyla ortaya çıkacak gama ışınları, dünyada yeni bir buzul çağı başlatabilir. 
Olasılığı: Düşük 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur?: % 40. 

METEOR ÇARPMASI 

Çapı 1.5 kilometre büyüklüğünde bir meteor, birkaç milyon yılda bir dünyaya çarpıyor. Çarpışmanın küresel sonucuysa yeni bir buzul çağı. 
Olasılığı: Orta 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur?: % 50.

Tüm online kadın giyim fırsatları için tıklayın !

NÜKLEER SAVAŞ 

Uluslararası strateji uzmanlar, Soğuk Savaş'ın bitimiyle azalan nükleer savaş olasılığının bugün İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore gibi nükleer silaha sahip ülkeler nedeniyle halen sürdüğünü belirtiyor. 
Olasılığı: Düşük 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur?: % 80. 

AKILLI ROBOTLARIN HÂKİMİYETİ 

Gelişen teknolojiyle 2050'ye kadar robotların insanlar gibi düşünmeye başlayacağı tahmin ediliyor. Bunun sonucunda yaratıcıları üzerinde hâkimiyet kurma olasılıkları göz ardı edilmiyor. 
Olasılığı: Yüksek 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur?: % 80. 

SALGIN HASTALIKLAR 

Son yüzyılda AIDS, SARS gibi salgın hastalıklarla mücadele eden insanoğlunun, daha kötü salgınlara maruz kalabileceği belirtiliyor. En yakın olasılık, Asya'yı vuran kuş gribi virüsünün tüm dünyaya yayılması. 
Olasılığı: Çok yüksek 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur: % 30. 

SÜPER VOLKAN PATLAMASI 

Süper volkanlar, 50 bin yılda bir faaliyete geçiyor. Yarattıkları yıkımsa, meteor çarpmasının yaklaşık 12 katı. 
Olasılığı: Çok yüksek 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur?: % 70. 

TERÖRİZM 

Uzmanlara göre, terörist grupların, biyolojik ve kimyasal kitle imha silahlarıyla saldırı düzenleme olasılığı her geçen gün artıyor. 
Olasılığı: Çok yüksek 
Gerçekleşirse insanlığın ne kadarı yok olur?: % 20.

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=278653 alınmışır

  

İşte Müslüman nüfusun geleceği!

 

''Küresel Müslüman Nüfusun Geleceği'' raporuna göre, dünyada en fazla Müslüman nüfusa sahip 8. ülke olan Türkiye'nin, Müslüman nüfusu 2020 yılında 82 milyon 715 bine, 2030 yılında da 89 milyon 127 bine çıkacak.

Pew Araştırma Merkezi Din ve Kamu Kamu Hayatı Forumu tarafından hazırlanan ''Küresel Müslüman Nüfusun Geleceği: 2030 Öngörüsü'' raporunda, dünyadaki Müslüman nüfusun gelecek 20 yılda yüzde 35 civarında artacağı öngörülüyor.

Rapora göre, geçen yıl 1.6 milyar olan Müslüman nüfus, 2030 yılında 2.2 milyara çıkacak. Dünya nüfusunun 2030'da toplamda 8.3 milyar olacağı tahmini hesaba katıldığında, Müslümanlar 2030 yılında dünya nüfusunun yüzde 26.4'ünü oluşturacak. Bu oran geçen yıl yüzde 23.4 idi. 

Rapora göre, Müslüman nüfusun yıllık ortalama artış oranı Müslüman olmayan nüfusun iki katı düzeyinde. Bu yıllık ortalama artış oranı Müslüman nüfusta yüzde 1.5 iken, Müslüman olmayan nüfusta yüzde 0.7. Ancak geçen 20 yıla bakıldığında, aslında Müslüman nüfusun büyüme hızı gelecek 20 yılda yavaşlayacak. Çünkü, 1990-2010 yılları arasında Müslüman nüfusun yıllık ortalama artış hızı yüzde 2.2 idi. 

Müslümanların nüfusunun, Müslüman olmayanlara göre daha fazla artmasının nedenleri arasında doğum oranının yüksek olması, erken yaşta anne olunması, artan sağlık ve ekonomik koşulların bebek ölümlerini azaltması, ortalama yaşam süresinin artması olarak gösteriliyor. 

Doğum hızının önümüzdeki yıllarda düşmesi ise yaşam kalitesinin ve kadınların eğitim seviyesinin artması gibi nedenlere bağlanıyor. 

ASYA'DA 2030'DA HER 10 KİŞİDEN 3'Ü MÜSLÜMAN... 

Raporun ayrıntılarına bakıldığında, Müslümanların bugün 72 ülkede milyonlara varan varlığı, 2030 yılında 79 ülkeye çıkacak. 

Dünyadaki Müslümanların yüzde 62'si en fazla Asya-Pasifik bölgesinde yaşıyor. Bu bölgede geçen yıl 1 milyar 5 milyon 507 bin Müslüman nüfus bulunurken, bu rakam 2030 yılında 1 milyar 295 milyon 625 bine çıkarak, bölgedeki her 10 kişiden 3'ü Müslüman olacak. 

İkinci olarak en fazla Müslüman çoğunluklu ülkenin bulunduğu Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde, 2010 yılında 321 milyon 869 bin olan Müslüman nüfus, 2030'da 439 milyon 453 bine ulaşacak. Bu rakamla, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi dünya Müslümanlarının yüzde 20'sine ev sahipliği yapacak. 
Sahraaltı Afrikası'ndaki Müslüman nüfusu ise 2030 yılında, 2010'daki 242 milyon 544 binden, 385 milyon 939 bin nüfus yoğunluğuna çıkacak.

AVRUPA'DA NÜFUSUN YÜZDE 8'İNİ OLUŞTURACAK 

Avrupa'da, şu anda 44 milyon 138 bin Müslüman yaşıyor. Bu rakam 2030'da 58 milyon 209 bine ulaşacak ve kıta nüfusunun yüzde 8'ini oluşturacak. Ayrıca, bu rakamla Avrupa kıtası şu anda olduğu gibi dünyadaki Müslümanların yüzde 2.7'sini barındıracak. 

Göçlerden dolayı Müslüman nüfusun en fazla artışı batı ve kuzey Avrupa'da görülecek. Örneğin İngiltere'de bugün ülke nüfusunun yüzde 4.2'sini oluşturan Müslüman oranı, 2030 yılında yüzde 8.2'ye çıkacak. 

Avusturya, İsveç, Belçika, Fransa gibi ülkeler de Müslüman nüfusun önemli oranda artmasının öngörüldüğü ülkeler arasında. 2030 yılında Müslüman nüfus oranının ülke nüfusunun yüzde 10'unu geçeceği Avrupa ülkeleri şöyle: 

Kosova (yüzde 93.5), Arnavutluk (yüzde 83.2), Bosna-Hersek (yüzde 42.7), Makedonya (yüzde 40.3), Karadağ (yüzde 21.5), Bulgaristan (yüzde 15.7), Rusya (yüzde 14.4), Gürcistan (yüzde 11.5), Fransa (yüzde 10.3) ve Belçika (yüzde 10.2).

Tüm online kadın giyim fırsatları için tıklayın !



ABD'DE MÜSLÜMAN NÜFUS 2.5 KAT ARTACAK 

Müslüman nüfusun en fazla artış oranı ise Amerika kıtasında... Kıta genelinde, 20 yılda Müslüman nüfusu 2 kat artacak. 2010 yılında 5 milyon 256 bin olan Müslüman nüfus, 2030'da 10 milyon 927 bine çıkacak. Ancak kıta genelindeki Müslüman nüfusun dünya geneline oranı ise yüzde 0.5 gibi düşük bir oranda kalmaya devam edecek. 

11 Eylül saldırılarından sonra 'İslamofobi''nin yaşandığı ve Müslümanlara yönelik bazı tehdit algılarının bulunduğu ABD'de ise Müslüman nüfus, göç ve ortalama doğum oranlarının yüksekliği nedeniyle neredeyse 2,5 kat artacak. 

ABD'de geçen yıl 2.6 milyon Müslüman varken, bu sayı 2030 yılında 6.2 milyon olacak. Bu rakamla ülkede, Müslümanların sayısı, kabaca Yahudilerle eşit düzeye gelecek. 

Kanada'da ise önümüzdeki 20 yıl içinde Müslümanların nüfusunun neredeyse 3'e katlanması bekleniyor. Bu nüfus geçen yılki 940 binlik seviyeden 2030'da 2.7 milyona çıkacak. 

Amerika kıtasında en fazla Müslümanın olduğu üçüncü ülke ise Arjantin olacak. 

TÜRKİYE DÜNYADA MÜSLÜMAN ÇOĞUNLUKLU 8. ÜLKE 

Asya Pasifik bölgesi içinde yer verilen Türkiye'de ise 2010 yılında nüfusun yüzde 98.6'sını Müslümanların oluşturduğu belirtiliyor. 

Buna göre, geçen yıl Türkiye'deki Müslüman nüfus 74 milyon 660 bin idi. Bu rakam 2020 yılında 82 milyon 715 bine, 2030 yılında da 89 milyon 127 bine yükselecek ve yine nüfusun yüzde 98.6'sını oluşturacak. 

2010 yılında dünyadaki Müslüman nüfusun yüzde 4.6'sının yaşadığı Türkiye'de bu oran diğer ülkelerdeki Müslüman nüfusun artması nedeniyle, 2020 yılında yüzde 4.3'e, 2030 yılında da yüzde 4.1'e düşecek. 
Bunun yanında geçen yıl dünyada, en fazla Müslüman nüfusa sahip ülkeler sıralamasında, Türkiye'ye 8. sırada yer verildi. Bu tabloda, birinci sırayı Endonezya, ikinci sırayı Pakistan, üçüncülüğü de Hindistan alıyor.

Türkiye, 2030 yılında da bu kategorideki sırasını korumaya devam edecek. Ancak, Pakistan 256 milyon 117 bin Müslüman nüfusla birinciliği Endonezya'dan alacak. 

TÜRKİYE'DE DOĞUM ORANLARI ÖNEMLİ ÖLÇÜDE DÜŞECEK 

Türkiye, önümüzdeki yıllarda doğum oranının önemli ölçüde düşeceği Müslüman çoğunluklu ülkeler arasında gösteriliyor. Türkiye'de kadınların çocuk sahibi olma rakamları 2010-2015 yılları arasında 2.1, 2030-2035 yılları arasında da 1.9 olarak tahmin ediliyor. 

Türkiye'de 2010 yılında nüfusun 9.7'sini oluşturan 60 yaş ve üzeri kesimin, 2030 yılında 16.8'e çıkması bekleniyor. Bu kategorideki oranıyla Türkiye, Müslüman çoğunluklu ülkeler arasında 6. sırada yer alıyor. 
Öte yandan, Türkiye'den ABD'ye göç edenlerin rakamları 2010 yılında 3 bin iken, rakam 2020 ve 2030 yıllarında bu rakam 4'er bine çıkacak.

http://www.takvim.com.tr/Guncel/ 2011.01.27/iste_musluman_nufusun_gelecegi_557507409592 alınmıştır.

  

İnanılmaz Gerçekler

 

Melekler, hayaletler, telepati, yeniden dirilenler, ölümünü önceden bilenler, haberci rüyalar...

26 Yıldır Türkiye, A.B.D. ve Ortadoğu'da parapsikoloji alanında önemli araştırmalar yapan Berrin Türkoğlu, haber3.com’da....

Haberci rüyalar, ilginç rastlantılar, hayaletler, melekler, ölümden sonra yaşama dair ipuçları, ölüp de yaşadığı mekânı terk edemeyenler, bu dünya ile öte âlem arasına sıkışmış varlıklar, rüya kanalıyla fark edilen gerçekler gibi birçok yaşanmış ve gerçek paranormal olaylara tanıklık edebileceksiniz.


Anlatan: Sezgin Aksu
Yer: İstanbul
Tarih: 1998

Yıllardır çocuk sahibi olamıyorduk kalp rahatsızlığım buna engeldi.

Bir temmuz sabahı yatakta rahat nefes alamadığımı hissettiğimde eşimi uyandırmak için pijamasını çekmek,

yapabildiğim son şeydi.

Her nefes verişimde gücümün yavaş, yavaş kaybolduğunu anlıyordum.

Adeta kan damarlarımdan çekiliyordu. Birden bütün enerjim tükendi ve yukarıya doğru yükseldiğimi fark ettim. İnanılmaz derecede rahatlamıştım.

Bütün acılarım sona ermişti. Aşağıda yatan bedenimi eşimin kucaklayarak arabaya taşımasını seyrediyordum. 

Onu sakinleştirebilmek için ,iyi olduğumu söyleyebilmek için çok uğraşmama rağmen başarılı olamıyordum.

Çaresiz eşimi kucağındaki beni takip etmeye başladım. Hasta haneye ulaştık beni hemen ameliyata aldılar.

Birden yanımda iki kişi belirdi çevrelerinde anlatamayacağım bir ışık vardı. Parlak ve sıcak tesirler saçan bir ışık. Gülümseyerek biz senin hep yanındaydık yeryüzündeki koruyucu melekleriniz dediler.

Konuşarak değil düşüncelerimizi okuyarak anlaşıyorduk. Yatakta yatan bedenimi ameliyat masasında bırakarak hızla yükselmeye başladık.

Beraber bir tünele girdik asırlar gibi süren bir süreden sonra tünelin ucunda bir ışık gördüm.

Güneşten bile bin kat daha parlak bir ışığın bir varlığı kapladığını gördüm. İçime çok şiddetli bir sevgi seli aktı.

Varlığın arkasında ise daha önce kaybettiğim yakınlarım vardı ve bana sevgi ile bakıyorlardı.

Kendime bakmak istedim ama çevreleyen ışık buna engel oldu Çok merak ediyordum nasıl bir bedene sahiptim. 

Karşımdaki varlıklar gibi ışık seli içinde miydim? O anda düşüncelerimi okuduğunu hissetim o varlık bana düşünce yoluyla daha oraya gidebilmem için zamanımın olduğunu ve geri dönmem gerektiğini sevgi seli şeklinde iletti. Geri dönmek istemiyordum. 

Bir gülün önünde durdum gül sanki Allah ın adını tekrarlıyordu.
O anda Allahın sevgisini içimde yoğun bir şekilde hissetim. O ışıktan varlık biraz geri çekildi, daha önce ölen yakınlarım şeffaf ama ışıklı bir beden şeklinde yanıma gelerek bana bir kız çocuğunu gösterdiler.

Onu çok sevdiğimi onunda beni çok sevdiğini hissettim, geri dönmem gerektiğini ve yapmam gereken görevlerim olduğunu bana sevgi kanalı adını vereceğim bir iletişim şekliğiyle aktarmaya başladıklarında çaresiz bir şekilde geri dönmem gerektiğini kabul ettim.

Hasta hane odasına geri dönüşüm çok hızlı oldu sanki ışınlanmıştım. Doktorlar panik içinde benimle uğraşıyorlardı.

Odanın bir köşesinde ise yukarıda gördüğüm kız çocuğu gülümseyerek ameliyatımı izliyordu.

Gerisi koyu bir karanlık….Ameliyatımın üzerinden üç yıl geçti. Doktorlar ameliyat sırasında defalarca beni geri getirdiklerini ifade etmişler eşime…

Geçen yıl eşim kimsesiz bir kız çocuğunun olduğunu istersek evlat edinebileceğimizi söylediğinde çok heyecanlandım sahipsiz bebek 10 günlüktü.

Hemen işlemleri başlattık ve iki ay sonra bebeğimize kavuştuk.Bir yaşına basmak üzere olan kızımız göklerdeki kız çocuğuna hiç benzemese de yüreğimde uyandırdığı sevgi aynı….

ÖLEN BABANIN YARDIMI 

Anlatan :Azize Saçan
Yer :Trabzon
Tarih :12 Eylül 2000

Babamın çok ağır olduğu haberini aldığım da eşim görevi nedeniyle Bosna Hersekteydi.

Babam ise Trabzon da bir dağ köyünde yaşamla ölüm arasındaki çizgide gidip geliyordu.

Kanser bütün vücudunu sarmış yapılacak bir şey kalmamıştı

Çaresizce yeni ehliyet alan oğlumla yola çıktık.

Beş yüz kilometrelik yol göze alınacak gibi değildi ama başka çaremiz yoktu babamın son günlerinde yanında olmalıydık. O akşamüzeri hemen yola çıktık.

Dağlara vardığımızda yağmur ve sisin tam ortasında kalmıştık Yolu bilmeyen oğlum kaplumbağa hızıyla gitmeye çalışırken oğluma belli etmeden bildiğim bütün duaları okuyordum içimden.

Eve birkaç saatlik yolumuz kalmıştı. Virajdan kıvrım, kıvrım olan yolun yarısına gelmiştik ki önümüzü göremez olmuştuk sis her yanımızı bir karabasan gibi sarmıştı.

Arabanın farlarıyla bir, iki metre önümüzü zar, zor görüyorduk.

Oğlum gergin bir vaziyete direksiyona yapışarak en ufak bir kayma sonumuz olur değince, 
Biliyorum keşke aşağılarda bir yerde dursaydık dedim.

Pencereden aşağı baktığımda çok aşağılarda bir minarenin ışıkları nokta gibi gözüküyordu. Bu da dağın en yüksek bir yerinde olduğumuz anlamına geliyordu.

Oğlumun suratı iyice gerilmiş son bir gayretle arabayı yolun üzerinde tutmaya çalışıyordu. Bana bu haliyle babamı hatırlattı. Üçümüz birden aynı zamanda mı ölecektik.

Her iki tarafımızda ağaçların olması gerekiyordu ama artık sis görüş alanımızı tamamen kapatmıştı adeta boşlukta gidiyorduk.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi yağmur olanca şiddetiyle yeniden başladı. Tam bu sırada araba göremediğimiz bir yere çarptı ve kontrolden çıktı.

Artık öleceğimizi anlamıştık. Tam o sırada ön camın üstünde babamın yüzünü gördük sanki arabanın yönünü değiştirmek için arabayı çevirmeye çalışıyordu.

Bir yere çarptığımız anda babamın görüntüsü kayboldu.

Yağmurun dinmesini beklerken oğluma baktım. Başını direksiyona dayamış hıçkıra, hıçkıra ağlıyordu.

Yavaşça kapıyı açtım bulunduğumuz yer uçurumun karşısındaki ağacın altıydı anlaşılan ters dönüp ağaca çarpmıştık.

Sabaha kadar bekleyip yoldan geçen bir araba ile köye ulaştık.
Babam dört saat önce ölmüştü…. Tam bizim ağaca çarptığımız zamana rastlıyordu ölümü….


Acaba babam öbür dünyaya olan yolculuğunu bir an ara verip bizi ölümden mi kurtarmıştı… Neden olmasın…

RUHUMUZUN DENEĞİMİ

Anlatan: Asude Yalçın
Yer: Ankara
Tarih: 18 Mart 2001

Ablamla aramızda on yaş olmasına rağmen çok iyi anlaşan iki arkadaş gibi olduk ve yıllarca en özelimizi paylaştık. Ufak tefek inatlaşmalar dışında hiçbir konuda karşı,karşıya gelmedik.

Ablam Azade kan kanseri olduğunu öğrendiğinde ise ailemizde bu acıyı ilk paylaştığı kişi yine ben oldum.

İki yıl boyunca bu sırrı paylaştık. Son dört yılını kan testleri ve hasta hanedeki tedavisiyle geçirdi.

Tıbbi bir müdahale sonucu iki gün komada kaldı. Bu olaydan sonra hayata olan savaşımını tamamen bıraktı.

Sebebini sorduğumda ısrarla suskunluğunu korudu.Giderek kötüleşiyor ve tedavisi için doktorlara yardımcı olmuyordu..

Sabahladığımız gecelerden birinde benimle özel bir şeyi paylaşacağını söyledi ve o garip olayı anlattı.”Son ameliyatımda yaşadıklarımı bilmeni istiyorum diyerek söze başladı…

“Ameliyat sırasında ışıklı bir ortamın içinde buldum kendimi başlangıçta yavaş,yavaş daha sonra hızlı bir şekilde yukarıya doğru yükseldim aşağıda ameliyatım yapılıyordu yukardan benimle uğraşan doktorları sırtlarından görebiliyordum kısa bir süre gözlerim kapalı olarak yatan bedenimi seyrettim.

Masada yatan bendim yukardan seyredende bendim sanki jöle gibi bir bedene sahiptim.

Birden bulut şeklinde bir ışıkla sarıldım beni içine alan ışık tarifi imkan olmayan bir ışıktı o ışıktan benliğime sevgi ve huzur akıyordu adeta. Işığın içinde eriyerek yeni ve güzel bir varlık oldum. 
Çevremde tıpkı benim gibi ışıktan varlıklar vardı. Beni aralarına alarak çok keskin bir ışığa doğru adeta ışınlanır gibi hızlı ulaştık.
Tarif edemeyeceğim kadar güzel renkler, ışık ve müzik eşliğinde büyük bir vadide ışıktan varlıklar bizi bekliyorlardı.

Bu ışıklı varlıklardan iki tanesi bana doğru sevgiyle kollarını uzattı dedem ve anneannem di bunlar.

Kısa bir süre sonra yanımızda olacaksın seni bekliyoruz dediler konuşmadan beyinden, beyine sevgiyle akan bir iletişimdi.

Arkamı döndüm ve hızla geriye doğru çekildim. Kendimi bedenimin üzerinde asılı bir şekilde buldum. Ameliyat odasında ki her cismi ve her cismin konumunun yukarıdan nasıl görüldüğünü iyice ezberledim. 

Yaşadığım bu deneğimin bir sağlamasını yapmak istedim.

En sonunda makinelerin üzerindeki rakamları ezberledim.

Yattığım yerden görmem imkânsızdı. Hemşire doktorun alnını silerken hastayı geri getirdik dedi.

Duyduğum ve gördüğüm son görüntü buydu.

Yoğun bakımdan odama döndüğümde temizlik işlerini yapan beye ameliyat haneye girip makinelerin üzerindeki rakamları bir kağıda yazarak bana getirmesini rica ettim.Gelen kağıttaki rakamlar ezberlediğim rakamlardı.”

Ablam elimi tutarak Asude bundan sonra yapılacak fazla bir şey kalmadı bana destek ol ve o ışığa kavuştuğumda başka bir boyutta ve başka bir bedende yaşayacağıma inan dedi.İki ay sonra onu kaybettik.Nerde ve nasıl yaşadığını bilmiyorum ama ablam son dakikaya kadar gerçek sonun ölüm olmadığını anlatmaya çalıştı…IŞIĞIN BOL OLSUN ABLA….

 


YUKARIDAKİ DOST

Anlatan: Zehra Bakır
Yer: Bursa
Tarih: 12 Temmuz 2000

On beş yıl önce nişanlımdan ayrılmayı hayatımın sonu olarak değerlendirip intihar etmeye karar vermiştim.

Okulun yurdunda çaresizlik ve kimsesizlik duygusuyla bulabildiğim bütün ilaçları karıştırıp daha çabuk etkilemesi için bir kutu birayla içtim ve kimseye bir şey söylemeden arkadaşlarımın toplandıkları odaya giderek sessizce yanlarına oturdum.

Kısa bir süre sonra bendeki garipliği arkadaşlarım fark etti. İnatla iyi olduğumu tekrarlayıp duruyordum. Birden bedenimi yüzükoyun yerde yatarken gördüm.

Bense bedenimin bir karış üzerinde bir tüy gibi sallanıyordum. Arkadaşlarım panik içinde beni yerden kaldırmaya çalışıyorlardı.
O anda yanımda birisinin varlığını hissettim fosforlu bir ışığın içinde bana bakan bir varlıktı bedeni ışık ve bulutumsu bir görüntüye sahipti.

Bana düşünce yoluyla aktardığı ise koruyucu meleğim olduğuydu. Kendime baktığımda benimde bedenimin ışıktan oluştuğunu gördüm.

Bu bensem yerde yatan kimdi aklım iyice karışmıştı. Işıktan varlık bana yaptığım şeyin çok yanlış olduğunu bedenimin bir armağan olduğunu onu öldürmek yerine çok iyi bakmamın gerektiğini sevgi seli şeklinde iletti.

Bedenime baktım arkadaşlarım boş bir çuval gibi beni banyoya doğru sürüklüyorlardı. Bu manzara beni çok utandırdı bedenime doğru eğildiğimde koyu bir karanlık her yanımı sarmıştı.
Hasta hane odasında gözlerimi açtığımda boğazımda ve burnumdaki şiddetli acılardan kıpırdayacak halim yoktu, her tarafımdan makinelere bağlamıştım.

Gözlerimle etrafı incelerken tavandan aşağı doğru sarkan ışıklı bulutun içindeki varlığı gördüm o anda bütün bedenimi yine o sevgi bulutu sardı. Birkaç saniye sonra o görüntü erir gibi yok oldu.

Aradan 18 yıl geçti evli ve iki çocuk annesiyim. Yaşadığım o deneğimden bu güne benimle gelen tek şey koku alma duygusunu kaybedişim oldu.

Yıllardır hayata dönüşüm sırasında bana rehberlik eden ışığa yada ışıktan varlığa bir hayat borcum olduğunu düşünür ,bu borcu nerede ve nasıl ödeyebileceğimin cevabını arar dururum..

http://www.haber3.com/artikel.php?users_id=57

BİLİNMEYENİ YAŞAMAK

Anlatan: Selvi Sone
Yer: İstanbul
Tarih: 18 Eylül 2000

Oğlum o yıl 12 yaşına basmıştı, bebekliğinden beri o özel bir çocuktu yaşını hiçbir zaman yaşamadı, hep yaşından olgun ve efendi bir yapıya sahipti. Ölümünden iki ay önce çok dalgın ve düşünceli bir şekilde yanıma gelerek”anne ben ölürsem sakın üzülme öldükten sonra gideceğim yer öylesine güzel ki “ deyince sırtımdan kaynar sular döküldü çok sinirlendim sen ölümün nasıl olduğunu nerden biliyorsun kapa çeneni dediğimde, gülümseyerek “beni her gece rüyamda o tarafa götürüyorlar dedi ve rüyalarını anlatmaya başladı…(.Rüyamda gördüğüm her kes ışıktan bir bedene sahip onlarla konuşmam ise beynimle oluyor aralarında ölen dedemle teyzemde var. Onlarda ışıktan bedene sahipler aslında bulundukları her yer ışıkla kaplıydı dünyada olmayan renkler ve çok parlak bir ışık sanki her yerden akıyor gibiydi bu ışığı hissettikçe mutlu oluyor ve huzur buluyorsun. Din dersinde okuduğumuz yaratanın nuru bu mu acaba? )Oğlumla böyle rüyaları herkesin görebileceğini ama bunun yaşadığımız dünyayla bir ilgisi olmadığını anlatmaya çalıştım ama başarılı olamadım o adeta iki boyutta birden yaşıyor ve bunun olabileceğine de inanıyordu.Rüyaları çok sık görmeye başlamıştı .Aradan bir ay geçmişti.Oğlumun defterlerini yerleştirirken garip çizimler gördüm mezar ve ağaçlı bir köşe resmi defalarca çizilmişti.Oğlumla konuşmaya çalıştıysam da bu konuyu konuşmak istemediğini söyledi.Unutması amacıyla bu konuları bir daha açmadım.O sabah her şey normal başlamıştı.Akşam üzeri Avcılardaki akrabalarımızı ziyarete gidiyorduk,dolmuştan indiğimizde bir düğün konvoyuyla karşılaştık,kenara çekilip konvoyun geçmesini beklerken birkaç el silah sıkıldı konvoydan ve oğlum göğsünden vurularak yere yığıldı.Oğlumu kucağıma aldığımda ise dudaklarından sürekli şu cümleler dökülüyordu : (Gerçekmiş hepsi gerçekmiş gördüklerimin……)Hasta haneye gittiğimizde oğlumuzu kaybetmiştik…Aradan geçen aylar acımızı ve özlemimizi gittikçe dayanılmaz hale getiriyordu Oğlumuzun eşyalarını düzenlerken eşimin dikkatini bir resim çekti oğlumuzun ölümünden aylarca önce çizdiği resim mezar taşı ve mezarın arkasında duran ağaç oğlumuzun mezarı ve arkasında duran ağacın aynısıydı…..Kaza sonucu gerçekleşen bir ölümün daha önce rüyalarla görülmesinin mantığını çözeme sekte oğlumuzun bir başka boyutta ölmeden önce söylediği gibi mutlu olacağına inanıyor ve oğlumuza yeni yolunda dualarımızla yardımcı olma görevimizi hiç aksatmadan yerine getirmeye çalışıyoruz……

ÖLÜMÜ YAŞADIĞIMDA 

Anlatan: İhsan Sucu
Yer: Sivas
Tarih: 14 Eylül 2002

Aradan tam yirmi yıl geçti ben hala yaşıyorum ama ölümü de tanıyorum. Askerliğimi Şırnak ta yapıyordum.

O yılar bu bölgelerde görev yapmak canınızı elinize almak demekti.
Her zaman olduğu gibi o gecede tehlikeli bir görev için yola çıkmıştık.
Kalemli geçidinde teröristler tarafından pusuya düşürüldük.
Sıcak bir çatışmanın tam ortasındaydık, her yanımızdan mermiler uçuyordu .
Bir tümseğin arkasında sıkışıp kalmıştık, ilerleyemiyor gecenin karanlığında patlayan mermilerin ışığında yardım bekliyorduk.
Çevremden vurulan arkadaşlarımın feryatlarını duyuyor acıdan kahroluyordum.
Ne kadar zaman bilemiyordum, karşı ateşe cevap veriyordum bir anda boynumun biraz altından vurularak yüzükoyun yere düştüm çamura saplanan yüzümü kurtaramıyordum nefes almakta zorlanıyordum.
Birden yükselmeye başladım garip bir ışığın içine doğru yükseliyordum.
Yerde yatan bedenimi gördüm kan gölü gibi olan yerde bedenim çok kötü gözüküyordu, çamur ve kan yumağının içine saplanmıştı bedenim hiçbir acı olmadığı gibi garip bir huzur bütün bedenimi ve ruhumu sarmıştı adeta.

Yalnız olmadığımı fark ettim. Bizim koğuştan dört arkadaşımda havada sallanır gibi hafif bir beden içinde yükseliyorlardı.
Ailemi düşündüm öldüğümüzü anladım ölüm bu kadar huzur verici ise ölümden korkmak ölümü tanımadığımızdan diye düşündüm.

Kurtarma ekibinin yaklaştığını gördüm diğer arkadaşlarım kurtulacaktı içim sevinçle kaynadı hala havada sallanır vaziyette aşağıya bakıyordum.

Diğer dört arkadaşım hızla yükseliyorlardı onlara katılmak istememe rağmen aşağıdaki bedenimi ve çatışmaya devam eden arkadaşlarımdan ayrılamıyordum.
O anda çavuşumuzun bedenimi ters çevirerek göğsüme bir şey bastırdığını gördüm çatışma püskürtülmüş sağlıkçılar telaş içinde koşturuyorlardı.
Hızla bedenime doğru kaydığımı hissettim. Sonrasında gördüğüm şey çavuşumun korku içindeki gözleri ve çok şiddetli acı…
İki gün sonra kendime geldiğimde göğsümden ameliyat edilmiş ve hasta hanede yatıyordum.. 
Yoğun bakımdan çıkarıldığım gün neler yaşadığımı düşündüm yaşadıklarım halüsinasyon olabilirimiydi..? 
Bunu anlamanın tek bir yolu çavuşumla konuşmak oldu kaç kişiyi kaybettiğimizi sorduğumda dört cevabını aldım.


İsimlerini söylediğimde çavuşum hayretle yüzüme baktı sen o guruptan çok uzaktın yani göremeyeceğin bir konumda idin sana kim söyledi dediğinde söyleyeceklerime inanmayacağını bile,bile onlarla yukarda yolun yarısına kadar beraberdik dedim….

Yirmi yıldır açıklaması olmayan bir deneğimin açıklanabilir hale gelmesi en büyük hedefim.

Bu deneyimlerin gerçekten meydana geldiğini kanıtlamak para normal araştırma dediğiniz mozaik bulmacasının en büyük parçalarından birinin yerini bulması anlamına gelecektir ki bu da benim gibi garip ama gerçek deneğim yaşayanların sorularına cevap olacaktır…


ÖLÜMÜMÜ SEYRETTİM 

Anlatan: Sırrı Çelik
Yer: İstanbul
Tarih: 13 Ocak 2004

Yaşadığım o deneyimimi hatırladıkça yaşamın ne tür mucizelere açık olabileceğini düşünürüm.12 yaşındaydım, ateşimin düşürülemediği şiddetli bir grip geçiriyordum.En ufak bir enerjim yoktu bedenim sanki tonlarca ağırlaşmıştı.Annem durumumun ciddi olduğunu fark ederek eve doktor çağırdı.Ben iyice kötüleşmiş gözlerimin iyi göremediğini anlamıştım haber verebilmek için ağzımı açmama rağmen sesim çıkmıyordu.Sonunda kayıp gitmeye başladım sanki bir uçuruma doğru hızla gidiyordum.Birden çok hafiflediğimi hissettim.Hiç bir korku ve çekingenlik hissetmeden olduğum yerden yükselmeye başladım,aynı zamanda bedensiz olduğumu fark ettim.Parlak bir ışık beni yani bedensiz halimi sıkıca sardı tavandan bedenimi görüyordum.Annemin babamın hemen eve gelmesini söylemek için bankayı aradığını da ve konuşmasını da görebiliyordum garip bir bedene sahiptim istediğim an istediğim odada olabiliyordum.Tekrar yatak odama döndüğümde kız kardeşimin benim odama girişini takip ettim yanıma yaklaşıp suratıma baktı ve çığlık attı yatakta yatan bedenime baktığımda yüzümün garip bir şekilde beyazladığını gördüm.Kardeşim anneme koştu,bende arkasından salona geçtim.Annem hala telefonla konuşuyordu aradaki duvara rağmen onları görebiliyordum.Ayrıca yatakta yatan bedenimi de görebiliyordum.O sırada tüy gibi parlak bir ışıkla kuşatıldım kendimi onun içinde iyi hissetim artık bir tünele doğru hareket ediyordum.Asırlar kadar süren bir süre sonunda tünelin sonunda ışıktan varlıklar beni karşıladı .Beni anlatamayacağım bir sevgi yumağına sarmışlardı sanki.Geri dönmem gerektiği söylendiğinde buna şiddetle itiraz ettim.Kimseyi göremiyor ama beynimin içinde konuşmaları algılayabiliyordum.Işıktan bulut olmuş varlıklar kendi aralarında konuşarak bana ailemi gösterme kararı aldılar o anda tekrar evin bahçe kapısının üzerinde havada asılı bir konumda buldum kendimi.Annemin kucağında bedenimin arabaya taşındığını seyrettim.İyi olduğumu ağlamamaları gerektiğini söylememe rağmen beni duymuyor ve görmüyorlardı .Arabanın üstünden bedenimin hasta haneye getirilişini seyrettim.Beni makinelerin olduğu bir odaya aldılar.

Doktorlar gözlerimi açıp içine bakıyorlardı, aralarından biri ölmüş dedi ve hemen göğsüme kaşık şeklinde iki tane aleti koyup beni bir defa havaya sıçrattılar.

O anda bir hemşirede koluma iğne yaptı bütün bunları yukardan seyrediyordum. Sıkıldım dışarı çıkmak istedim bahçe kapısında babamın koştuğunu gördüm, anneme de başka bir oda da iğne yapılıyordu o anda yanlarında olmak istedim. Sonrası koyu bir karanlık.

Ağır bir menenjit sonrası iğleştim olanları bütün detaylarıyla anlattığımda başta doktorlar olmak şartıyla hiç kimse bir açıklama getiremedi. Ben bütün bu olayları nasıl görebilmiştim.

Aradan on yıl geçti çok sıkıntılı günlerimde o huzurlu ve sevgi dolu ışık kümesinin yine beni sarmasını bekliyorum ama biliyorum ki vakit geldiğinde başka bir boyutta yaşanan bir hayat beni bekliyor.

Ölümü tanıyor ve ölümden hiç korkmuyorum….

http://www.haber3.com/artikel.php?users_id=57


 

 

Dalgalar bir tatil köyünü böyle yuttu !

 

Bu fotoğraflar geçtiğimiz Pazar sabahı Tayland'ın gözde tatil mekânı Puket'teki Chedi Tatil Köyü'nde çekildi. Görüntüler tsunaminin boyutlarını gözler önüne seriyor.



En üstteki fotoğrafta tatil köyü personeli plajı ve tesisi yeni bir güne hazırlarken denizdeki ilk değişim fark ediliyor. Bu gelen, uzmanların "centilmen dalga" dedikleri, tsunami öncüsü. 


 

İkinci fotoğrafta ikinci ve asıl tsunami dalgasının plajı aşarak tesisin bahçesine doluşu, üçüncü fotoğrafta ise gelen üçüncü dalganın restoranı basışı görülüyor. 



Son fotoğrafta, taşan denizin sel olup her şeyi nasıl yuttuğu açıkça görülüyor.



Haber ve Görüntü: AFP

http://H A B E R 3 - Türkiye'nin Haber Sitesi.htm

 

 

Tsunami bir adayı ikiye bölüyor

Tüm dünyayı etkileyen Güney Asya'daki felaketle ilgili yeni fotoğraflar gelmeye devam ediyor. Hindistan'da uydudan çekilen fotoğrafta tsunami bir adayı ikiye bölüyor...



Güney Asya'da meydana gelen 9 büyüklüğündeki deprem ve ardından oluşan tsunami, toplam 160 bine yakın insanın hayatını kaybetmesine neden oldu.

  

Güneş hiç batmadan gölün etrafında 360 derece dönüyor.


Muhteşem Manzara İsveç Norveç Sınırı Temmuz ayında bir kaç günlüğüne bu manzara devamlı yaşanıyor

Güneş hiç batmadan gölün etrafında 360 derece dönüyor.
 

  

 Dünyanın en karanlık olayı !

 

11 Eylül saldırılarının altında yatan gerçekler bir türlü gün yüzüne çıkmıyor..

11/9'un "Dünyanın en karanlık olayı" olarak tarihe geçeceği kesin. Ve önümüzdeki on yıllarda da aydınlatılacağı konusunda hem Amerikan halkında hem de dünyanın diğer milletlerinde ciddi şüpheler var!

Çünkü 11/9 üzerinden tam altı yıl geçmiş olmasına rağmen ikiz kulelerin iki uçağın kulelere çarpması ile mi yıkıldığı yoksa devrede başka planların mı olduğu konusunda ciddi şüpheler var. Her türlü şüpheye rağmen, 11 Eylül ikiz kulelere saldırı olayı dünyayı ve konsepti değiştirmiş durumda.

Amerika bu saldırılardan sonra takındığı tavırla bütün dünyayı uluslararası terör paranoyasına soktu. Amerika Birleşik Devletleri her iki kulenin yıkılışını bahane ederek iki Müslüman ülkeyi işgal etti. Her kuleye karşılık bir ülke...

Totalde bakıldığında oldukça kârlı bir alışveriş! Fakat ABD'nin işgal ettiği her iki ülke de yıllardır büyük kaos yıkım ve ölümlere oluyor. Sivillere işkence normal hale geldi. Dünyanın birçok yerinde ABD'nin terörist diye yakalayıp hiçbir hukuk kuralının işlemediği gizli işkencehaneler kuruldu. Afganistan tam bir narkotik devlet haline geldi.

Çünkü Taliban yönetiminin Afganistan'daki uyuşturucu işini çok düşük seviyelere kadar düşürdüğü bir gerçekti. Fakat ABD'nin Afganistan'ı işgali ile yine bu ülke dünyanın en büyük uyuşturucu üretilen ülkesi haline geldi. Bu yüzden Afganistan için en bugünkü en uygun tabir "Narkotik ülke" olmalı.

Irak ise her gün yüzlerce sivilin bombalı saldırılar, kaçırılmalar, kafadan kurşunlamalar ve intihar saldırıları ile öldüğü bir yer haline geldi. Amerika Irak'ta güvenliği sağlayamıyor. Kuzeyde Kürtler bağımsız bir devlet kurmanın eşiğine geldiler. Bu da Irak'ın parçalanması anlamına geliyor. Çünkü daha çok güneyde yaşayan Şiiler ile Irak'ın orta kesimlerinde yaşayan Sünniler de Kürtlerin ayrı bir devlet kurması halinde kendilerine bağımsızlık isteme peşindeler. 11 Eylül'den sonra dünyada değişen durum özellikle İslam Dünyası ve Müslümanları olumsuz şekilde etkiledi.

11 Eylül saldırganı diye ifşa edilen isimlerin hepsinin Arap kökenli ve Müslüman olması Batı dünyasında Müslümanlara bakışı değiştirdi. Her geçen gün Müslüman=Terörist imajı yaygınlaşıyor.

Batı ülkelerinde yaşanan terör paranoyası Müslümanlarla Batı'nın ilişkilerini Huntington'un Medeniyetler Çatışması tezi çerçevesinde geriyor. Bütün bunlar İslam ülkesi diye anılan ülkelerde demokrasiye hizmet etmiyor elbette. Çünkü 11 Eylül sonrası Batı'nın Müslümanlara yaklaşımı bu ülkeleri daha fazla radikalizme itiyor. Mesela Batı'da yapılan anketlerde Arap dünyası için en önemli beş kişi ya da kişiler listesi şöyle: Hizbullah Liderleri İran Cumhurbaşkanı Hamas Lideri El Kaide Lideri İhvan-ı Müslimin örgütü liderleri...

Dikkat edildiğinde bu beş önemli lider ya da liderlik ve örgüt Batı tarafından tamamen terörist olarak sunulan örgüt kişi ya da kişiler. Bu da gösteriyor ki, önümüzdeki yıllarda Batı dünyası ile Arap dünyası arasındaki ilişkiler daima kötüye gidecek. Türkiye ise her zaman arabuluculuk rolü oynayarak kanın ve gözyaşının akmasına engel olamasa da daha az akmasına katkıda bulunacak.

ngonultas@bugun.com.tr
Bugün
Nuh Gönültaş

  

İşte bilimin çözemediği 13 olay !

 

Bilim dünyası 13 olayı tartışıyor.. Bu olaylar ne teorilere uyuyor, ne de yanlışlıkları ispat ediliyor !

Bilim insanları, bugüne kadar bilinen teorilere uymayan, çok sayıda olay gözlemledi. Bu olaylar kabul edilen kurallara aykırı duruyor; ama yanlışlıkları da ispat edilmiş değil. İşte bilimin çözemediği on olay! 

1) ETKİSİZ İLACIN (PLASEBO) ETKİSİ NEDİR? 

Etkisiz ilaç verilen hastaların, tıpkı normal ilaç almış gibi kendilerini iyi hissetmelerinin nedeni nedir, bilinmiyor. 

Şüphesiz duymuşsunuzdur, ilaç yerine verilen etkisiz ilaçların, tıpkı ilaç almış gibi etki yaptığını.. Ama nasıl etkidiği ve nedeni bilinmiyor.. Plasebo etkisinin gücünü siz de evde bir deneyle görebilirsiniz, tabii bu deneyi üzerinde uygulayabileceğiniz birisini bulabilirseniz! Günde birkaç kez, birkaç gün boyunca birinin canını yakın. Deney'in son gününe kadar ağrıyı morfin ile kontrol altına alın. Bu son gün morfin yerine tuzlu su kullanın. Sonuçta tuzlu suyun ağrıyı azalttığını göreceksiniz. 

İşte plasebo etkisi buna deniyor. Bu etki bazen çok güçlü olabiliyor. Yukarıdaki deneyi ilk kez İtalya'da Torino Üniversitesi'nden Fabrizio Benedetti yaptı. Doktorlar plasebo etkisinin onlarca yıldır farkında. 

Benedetti, ayrıca Parkinson hastalarında da plasebo etkisini araştırdı. Tuzlu suyun plasebo etkisinin hastalarda titreme ve kas sertliğini azalttığını gören (Nature Neuroscience, vol 7, p 587) Benedetti ve ekibi, hastalara tuzlu su verirken beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini ölçtü. Deneyde "Alt-talamik çekirdek"teki nöronların, tuzlu su verildikçe daha az tetiklendiği anlaşıldı. Bu şekilde hastalığın semptomları düzelirken, nöron faaliyetleri de azalıyordu. 

Benedetti bu deneyden elde edilen sonuçları şöyle değerlendiriyor: "Burada neler olup bitiğini öğrenmek zorundayız. Ancak bir şey kesin: Beklentiler ve terapötik sonuçlar arasındaki ilişki, beyin-beden etkileşimini anlamak için mükemmel bir model oluşturuyor. Şimdi bilim adamları plasebo etkisinin nerede ve ne zaman devreye girdiğini anlamaya çalışıyor. Hastalıklar farklı da olsa altta yatan mekanizma aynı olabilir".


2) BIG BANG RADYASYONU YAYILIMI UZAYDA NASIL EŞİT OLUYOR 

‘Ufuk Problemi' adı ile bilinen olgu, ‘büyük patlama'dan geride kalan radyasyon yayılımının evrenin her yerinde nasıl eşit olarak dağıldığıdır. Astrofizikçiler sorunu çözmek için göbek patlatıyor. 

Evren anlaşılmaz bir şekilde tekdüzedir. Görülür evrenin bir ucundan diğerine, uzayı bütünü olarak incelerseniz, kozmosu dolduran mikrodalga geri plan radyasyonunun sıcaklığının her yerde aynı olduğunu görürsünüz. Bu ilk bakışta şaşırtıcı gelmeyebilir; ancak bir uçtan diğer uca mesafenin 28 milyar ışık yılı olduğu ve evrenin 14 milyar yaşında olduğu düşünülürse, bu sonucun ne denli anormal olduğu ortaya çıkar. 

Hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla ısı radyasyonunun, Big Bang sırasında ortaya çıkan soğuk ve sıcak noktalar arasındaki farklılığı eşitlemek için iki ufuk arasında yol alması mümkün görünmüyor. Bu "ufuk problemi" kozmologların başını ağrıtan en önemli problemlerden biri. Ortaya atılan ve herkes tarafından kabul edilmeyen görüşler var. 

3) EINSTEIN YANILIYOR MU? 

10 yıldan daha uzun bir zamandır Japonya'daki fizikçiler varolması mümkün olmayan kozmik ışınları gözlüyorlar. Kozmik ışınlar, evrende ışık hızına yakın bir hızda yol alan parçacıklardır Dünya'da tespit edilen bazı kozmik ışınlar, süpernova gibi şiddetli olaylar sırasında üretilir ve bunlar doğada görülen en enerjik parçacıklar. 

Kozmik ışın parçacıkları uzayda yol alırken, evreni dolduran düşük enerjili fotonlarla çarpışarak enerjilerini yitirirler. Einstein'ın özel görelilik kuramına göre bizim galaksimizin dışındaki bir kaynaktan çıkıp Dünya'ya gelen kozmik ışınlar, o kadar fazla sayıda enerji azaltıcı çarpışmaya maruz kalır ki, bunların maksimum olası enerjisi 5 x 10 19 elektronvolta çıkar. Buna Greisen-Zatsepin-Kuzmin sınırı adı verilir. 

Ne var ki son 10 yılda, Tokyo Üniversitesi'nden Akeno Giant Air Shower Array adı verilen 111 parçacık dedektörü, GZK sınırının üzerinde birkaç kozmik ışın tespit etti. Kuramsal olarak bunların, enerji yitirmemiş olmaları için, bizim galaksimizin içinden gelmesi gerekir. Ancak astronomlar galaksimizin içinde bu kozmik ışınların gelmiş olabileceği bir kaynak bulamadılar. Peki bunlar nereden geliyordu? 

Bir olasılığa göre Akeno sonuçları yanlış olabilir. Bir diğer olasılık ise Einstein'in yanılıyor olmasıdır. Einstein'ın özel görelilik kuramına göre uzayın her yönde aynı olması gerekir. Ancak parçacıkların bazı yönlere doğru daha kolay yol alması durumunda ne olacak? O zaman kozmik ışınlar enerjilerinin daha fazlasını koruyabilir ve GZK limitlerinin dışına çıkabilir. 

Arjantin, Mendoza'daki Pierre Auger deneyindeki fizikçiler de bu sorun üzerinde çalışıyor. 3000 kilometre kare üzerine yayılan 1600 dedektörden yararlanan bilim adamları, gelmekte olan kozmik ışınların enerjilerini tespit ederek Akeno sonuçlarının daha iyi anlaşılmasını sağlayabilecekler. 

4) HOMEOPATİK ERİYİKLER ETKİLİ Mİ? 

Homeopatik yöntem, kimyasal ilaçların sulandırılması esasına dayanır; tek bir ilaç molekülü içermeyecek noktaya gelinceye kadar sulandırılma devam etse dahi, suyun iyileştirme özelliğini koruduğu iddia edilir. Bu nasıl oluyor? 

Belfast'taki Queen's University'den farmakolog Madeleine Ennis ise homeopatiyi şiddetle eleştirenler arasında. Homeopatinin hiçbir işe yaramadığını düşüncesinde. 

Ennis, son makalesinde, iltihabi yangı durumunda ortaya çıkan insan akyuvarları üzerinde aşırı sulandırılmış histaminin etkilerini araştırdı. Bu bozofiller, hücre saldırı altındayken histamin adı verilen maddeyi salgılar. Bunlar bir kez salgılandığı zaman, histamin bozofillerin daha fazla salgılamasını engeller. Farklı laboratuvarlarda tekrarlanan bu çalışma homeopatik eriyiklerin histamin gibi etki yarattığını ortaya çıkartmış. Bu sonucun üzerine Ennis bu etkinin yok sayılamayacak kadar gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalmış. 

Bu nasıl oluyor? Homeopatlar kömür, örümcek zehiri gibi maddeleri etanol içinde eriterek, bu "ana eriyik"i su ile tekrar tekrar sulandırır. Sulandırma düzeyinden bağımsız olarak homeopatlar, orijinal ilacın su molekülleri üzerinde iz bıraktığını iddia eder. 

Ennis'in niçin konuya kuşkuyla yaklaştığını anlayabiliyoruz. Kaldı ki homeopatik tedavinin, geniş kapsamlı, plasebo-kontrollü klinik bir deneyde bugüne dek yararlı olduğu kanıtlanmadı. Ancak Belfast çalışması (Inflammation Research, vol 53, p 181) bazı şeylerin "etkin olduğunu" gösteriyor. Enis diyor ki: "Bulgularımızı açıklamakta zorlanıyoruz. Dolayısıyla başkalarını ileri deneyler yapması için teşvik ediyoruz. Eğer bu ileri deneylerde sonuçlar olumlu çıkarsa kimya ve fiziği yeniden yazmamız gerekebilir." 

5) KARA MADDE VAR DENİYOR, AMA NEDİR AÇIKLANAMIYOR! 

Fizikçiler, evrende bazı olayları açıklayabilmek için kara maddenin varolduğunu söylüyor. 

Yerçekimi konusundaki bilgilerimizi galaksilerin nasıl döndüğü konusuna uyarladığınız zaman, ortaya yeni bir problem çıkar, çünkü galaksilerin hızla birbirlerinden ayrılması gerekir. Galaktik madde merkezi bir nokta etrafında yörüngeye oturur, çünkü bunların karşılıklı kütleçekimsel cazibesi, merkezcil kuvvetler yaratır. Ancak galaksilerde, gözlenen dönmeyi yaratacak miktarda kütle yoktur. 

Amerikalı astronom Vera Rubin, 1970'li yılların sonlarına doğru bu anormalliği tespit etti. Fizikçilerden gelebilecek en anlamlı tepki, görebildiğimizden daha fazla kütlenin varolabileceği doğrultusundaki önermeydi. Burada sorun bu "kara madde"nin ne olabileceği konusunda kimsenin bir fikri olmamasıydı. 

Şu anda hálá bu soruya kimse yanıt veremiyor. Öneri bol ama bu konuda bir ortak bir görüş yok. Bu da bilim adına utanılacak bir konu. Astronomik gözlemlere göre kara madde evrendeki kütlenin yüzde 90'ını oluşturmakla birlikte, insanoğlu bu yüzde 90'ın ne olduğunu bilmemekte. 

Büyük bir olasılıkla en önemli neden belki de böyle bir şeyin varolmamasıdır. Rubin de gerçeğin bu olduğuna inanıyor: "Eğer seçme şansım olsaydı, geniş mesafelerdeki kütleçekimsel etkileşiminin doğru olarak tanımlanması için Newton'ın yasalarının değiştirilmesini talep ederdim."

6) MARS'TA METAN GAZININ KAYNAĞI NE? 

Viking uzay araçlarından biri Mars'ta metan gazı var, diğeri yok diye rapor etti? Var mı yok mu? 

1976 yılında Gilbert Levin gört gözle uzay aracı Viking'den gelecek verileri bekliyordu. Mars'tan milyonlarca kilometre uzakta, Viking uzay araçları Lander, yerden aldıkları toprak örneğini karbon-14 etiketli madde ile karıştırdı. Lander'ın üzerindeki enstrümanlar, topraktan yayılan emisyonun içinde metan gazı olduğunu saptarsa, Mars'ta yaşam olduğu anlaşılacaktı. 

Viking sonucun pozitif olduğunu belirtti. Demek ki bazı organizmalar karbon-14'ü sindirip yaktığı için metan gazı çıkıyordu. 

Ancak bu sonuçlar beklenilen etkiyi yaratmadı. Çünkü, organik molekülleri bulmak için tasarlanan başka bir enstrüman hiçbir şey bulamamıştı. Bilim adamları da Viking'in yanlış veri gönderdiği konusunda görüş birliğine vardı. Peki Viking niçin pozitif sonuç göndermiş olabilirdi? 

Tartışmalar şiddetlendi. Bu arada NASA'nın Mars'a son gönderdiği Rover'ların yolladığı bilgilere göre Mars geçmişinde sulak bir gezegendi ve bu nedenle yaşam olasılığı vardı. Levin, Mars'tan gelen tüm verilerin yaşam olduğuna ilişkin görüşünü desteklediğini ileri sürüyordu. 

Ve Levin bu iddiasından hiçbir zaman vazgeçmedi ve bu konuda da yalnız değil. Los Angeles'teki Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden hücre biyoloğu Joe Miller, verileri yeniden gözden geçirerek, emisyonun 24 saatlik biyolojik döngüsüne ilişkin kanıtlar içerdiğini ileri sürdü. Bu da, yaşamın olduğuna ilişkin çok önemli bir kanıttı. 

Acaba öyle mi? Mars'a gönderilecek araçların, Mars'ta yaşam olup olmadığını bazı moleküllerin şekline bakıp karar verecek. 

7) HESAPTA OLMAYAN BU PARÇACIKLAR DA NE? 

Atomun yapısı modelinde asla yer almayacak bazı parçacıklar gözlendi. Eğer bu doğruysa, evrenin genişlemeyi bir kenara bırakın, kendi üzerine çökmesi gerekirdi!.. Ama bu parçacıkların varlığına inananlar da var. Bu nasıl oluyor? 

Bundan 4 yıl önce Fransa'da bir parçacık hızlandırıcısı varolmaması gereken 6 parçacık tespit etti. Bunlara tetra-nötron adı verildi. Dört nötronun birbirine bağlanmasıyla oluşan bu yapılar fizik yasalarına meydan okuyordu. 

Caen'deki Ganil hızlandırıcısında çalışan Francisco Miguel Marques ve arkadaşları bu yapıları yeniden ele geçirmenin yollarını arıyor. Eğer başarılı olurlarsa bu kümeler, atomik çekirdekleri bir arada tutan kuvvetleri yeniden gözden geçirmemize neden olacak. 

Ekip, berilyum çekirdeğini küçük bir karbon hedefe ateşleyerek, çevresindeki dedektörde biriken parçacıkları inceledi. Dedektörlere çarpan 4 ayrı nötronun izini göreceklerini umut ediyorlardı. Oysa Ganil ekibi yalnızca tek bir dedektörün üzerinde tek bir ışık çakması tespit etti. Bu ışık çakmasının enerjisi, dedektöre 4 nötronun aynı anda çarpmış olabileceğini gösteriyordu. Kuşkusuz, bu rastlantısal bir keşif olabilirdi. 4 nötron aynı yere aynı anda rastlantısal olarak varmış olabilirdi. Ne var ki bunun bir rastlantı olma olasılığı çok düşüktü. 

Ancak tetranötronların varolma olasılığı da bu rastlantı kadar düşüktü. Çünkü parçacık fiziğinin standart modelinde tetranötronlar yer almaz. Pauli ilkesine göre aynı sistem içindeki iki proton veya nötronun bile kuantum özellikleri aynı değildir. Aslında bunları bir arada tutan şiddetli nükleer kuvvet o şekilde ayarlanmıştır ki, bırakın 4 nötronu bir arada tutmayı, iki yalnız nötronu bile birlikte tutamaz. Marques ve ekibi bu keşif karşısında o kadar büyük bir şaşkınlığa uğramış ki, bulguların yanlış olduğunu düşünüp bir kenara atmışlar. 

Bu arada tetranötronların varlıklarına ilişkin başka kuşkular daha söz konusu. Fizik yasalarını bir kenara itip 4 nötronun birbirine bağlanmasına izin verdiğiniz takdirde kaos meydana gelebilir (Journal of Physics G, vol 29, L9) Bu şu anlama geliyor: Evren genişlemeye fırsat bulamadan çökerdi!.. 

Bu mantık silsilesinin içinde yine de bazı boşluklar var. Halihazırda geçerli olan kuramlar tetra nötronların varolabileceğini kabul ediyor, ancak çok kısa ömürlü bir parçacık olarak. Maddenin çoklu nötronlardan oluşabileceği fikrini destekleyen bir başka kanıt da nötron yıldızları. Çok fazla miktarda yapışık nötron içeren bu unsurlar, nötronların kümeleşmeleri durumunda açıklanamayan bazı kuvvetlerin ortaya çıkabileceği olasılığını gündeme getiriyor.


8) PIONEER 10 VE 11'İ UZAY BOŞLUĞUNA ÇEKEN NE? 

Şimdi güneş sisteminin dışına çıkarak yıldızlararası boşlukta yol alan Pioneer 10 ve 11 uydularını uzay derinliklerine çeken veya iten bir enerji var, bu nedir? 

Bu iki uzay aracı ile ilgili bir öykü. Pioneer-10 1972 yılında fırlatıldı, Pioneer 11 bir yıl sonra yola çıktı. Şu günlerde iki uzay aracı, uzayın derinliklerinde sürükleniyor. Ancak bunların yörüngesi göz ardı edilemeyecek kadar önemli. 

Çünkü bunları bir şey itiyor veya çekiyor olabilir. Bu şey uzay araçlarının hızlanmasına yol açıyor. Gerçi sonuçta ortaya çıkan hızlanma saniyede bir nanometreden küçük! Bu da Dünya'nın yüzeyindeki yerçekiminin on milyarda birine eşit. Ancak yine de Pioneer 10'u 400.000 kilometre öteye sürükleyecek kadar güçlü. NASA'nın, Pioneer 11 ile bağlantısı 1975 yılında kesildi. Ancak o noktaya kadar Pioneer 10 ile benzer bir sapmaya maruz kalmıştı. Bu sapmanın nedeni ne olabilir? 

Bunun kimse bilmiyor. Yazılım hataları, güneş rüzgarları veya yakıt sızıntısı gibi bazı olası açıklamaların yanlışlığı şu ana kadar kanıtlandı. Eğer bunun nedeni kütle çekimsel bir etkiyse, bu bizim bildiğimiz kütle çekimi olamaz. Aslında, bazı fizikçiler bu konuda o kadar çaresizler ki, bu gizemi açıklamak için açıklaması olmayan başka fenomenlere başvurmaktan çekinmiyorlar. 

İngiltere'deki Portsmouth Üniversitesi'nden Bruce Bassett, Pioneer bilmecesinin, hassas yapı sabiti olan alfa'daki değişikliklerden kaynaklanmış olabileceğini ileri sürüyor. Diğerleri nedenin kara delikle ilgili olabileceğini düşünüyor. 

Bazıları da uzay aracından gelen erken yörünge bilgilerinin yeniden incelenmesi gerektiğine inanıyor. Bu veriler, yeni bilgilerin ışığı altında incelendiğinde taze fikirlere zemin hazırlayabilir. Ancak sorunun temeline inebilmek için güneş sisteminin derinliklerindeki yerçekimsel etkiyi test edecek yeni uzay araçlarına ihtiyaç var. Böyle bir aracın 300 ile 500 milyon dolara mal olacak olması NASA'yı düşündürüyor. Yine de Pioneer anomalisinin fark edilemeyen bir ısı kaynağı gibi çok basit bir nedene bağlı olabileceği olasılığı da var. 

9) EVRENİN GENİŞLEME HIZINI ARTIRAN NE? 

Keşif doğru, genişleme artan hızla sürüyor, fakat bu hızı artıran kuvvetin ne olduğu bir sır. 

Bu, fiziğin en utanç verici, en ünlü problemlerinden biridir. 1998 yılında astronomlar evrenin giderek artan bir hızda genişlediğini keşfettiler. Ancak bu sonuç hálá nedenini arıyor. O zamana kadar evrenin genişlemesinin Big Bang'den sonra yavaşladığı düşünülüyordu.. Ann Arbor'daki Michigan Üniversitesi'nden kozmolog Katherine Freese, "Süpernova, galaksi kümeleri gibi gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgilerin bizlere uzayın genişlemesi ile ilgili bilgi vereceğini umuyoruz" diyor. 

Bir öneriye göre boş uzayın bazı özellikleri bu konuyla ilgili. Kozmologlar buna kara enerji diyor. Ancak bu da her şeyi açıklamakta yetersiz. Ayrıca evren geniş anlamda ele alındığı zaman Einstein'ın genel görelilik kuramının biraz manipüle edilmesi gerekiyor. 

10) UZAYDAKİ KUIPER UÇURUMU NASIL AÇIKLANACAK? 

Plüto gezegeninin ötesinde buz tutmuş kayaların olduğu bir kuşak vardır. Bu Kuiper kuşağını geçtikten hemen sonra, birden hiçbir şeyin olmadığı boşluk başlıyor. Bu nasıl oluyor? 

Güneş sisteminin iyice uç noktalarına doğru yol alır ve Pluto'nun ötesine geçerseniz çok tuhaf bir şeyle karşılaşırsınız. Birden, buz tutmuş kayalarla kaplı uzay bölgesi olan Kuiper kuşağını geçtikten hemen sonra artık hiçbir şey yoktur. 

Astronomlar bu bölgeye Kuiper uçurumu adını veriyor, çünkü kaya yoğunluğu birden bire bu bölgede azalıyor. Bu nasıl oluyor? Bunun tek yanıtı 10. gezegen olabilir. Bu arada Quaoar veya Sedna'dan bahsetmiyoruz. Dünya veya Mars kadar büyük olabilen bu masif nesne, bölgeyi çer-çöpten temizliyor olabilir. 

Colorado, Boulder'deki Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Alan Stern, "GezegenX"in varlığı ile ilgili kanıtların giderek inandırıcı bir boyuta ulaştığını belirtiyor. Hesaplamalar böyle bir gezegenin, Kuiper uçurumunun varolma nedeni olabileceğini düşünse de, kimse bu gizemli 10.gezegeni görmüş değil. 

Ancak bunu da açıklayabiliriz. Kuiper kuşağı Dünya'dan çok uzak olduğu için işe yarar bir görüntü almak zordur. Bölge hakkında bir şey söylemeden önce oraya gidip bu kuşağa bir göz atmak gerekir. Ancak bu da bir on yıldan önce olmaz. NASA'nın Kuiper kuşağı ve Pluto'ya doğru yol alacak olan New Horizon uzay aracı, 2006 yılının ocak ayında fırlatılacak. 2015 yılından önce Pluto'ya ulaşamayacak olan uzay aracı, ancak o zaman bu bilinmeyen bölgeyle ilgili bilgi gönderebilecek. Bu arada Kuiper uçurumunun ne olduğunu öğrenmek isteyenlerin yapacağı tek şey, uzayı izlemek. 

11) 28 YILDIR AÇIKLANAMAYAN SİNYAL NEREDEN GELDİ? 

1977 tarihinde Ohio State University'den astronom Jerry Ehman, "Big Ear" adı verilen radyo teleskobunun kaydettiği sinyali görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutuyordu. Uzaydan alınan bu sinyal 37 saniye sürdü. Aradan 28 yıl geçti ama kimse bu sinyali neyin gönderdiğini çözemedi. 

Yay (Sagittarius) takımyıldızı yönünden gelen radyasyon pulsu, 1420 megahertz radyo frekansı aralığı içindeydi. Bu frekans, uluslararası antlaşmalar gereğince yayın yapılması yasaklanan bir radyo frekansı içinde yer alıyor. Gezegenlerden gelen termal emisyonlar gibi doğal kaynaklı radyasyonlar, genellikle daha geniş frekansları kapsar. Peki bu sinyali ne göndermiş olabilir? 

Bu yöndeki en yakın yıldız 220 ışık yılı uzaktadır. Eğer sinyal buradan gelmiş olsaydı, çok daha güçlü bir astronomik olay meydana gelmiş olurdu -veya çok gelişmiş bir verici kullanan uzaydaki ileri bir uygarlıktan geliyor da olabilir. 

Bu tarihten sonra gökyüzünün o dilimi yüzlerce kez tarandı. Ve bir kez daha o sinyale rastlanmadı. Ancak Big Ear teleskobunun, herhangi bir zamanda, gökyüzünün milyonda birini taradığını düşünürsek, aynı dilim içinde yayın yapan uzaylı bir vericinin yeniden tespit edilmesinin de çok zor olduğu anlaşılır. 

Başkaları bunun çok basit ve sıradan bir açıklaması olduğunu düşünüyor. SETİ projesinde görev alan bilim adamlarından Dan Wertheimer, bu sinyalin kirliliğin bir sonucu olduğunu düşünüyor. Başka bir deyişle bu, Dünya'daki bir vericiden kaynaklanan radyo frekansı enterferansı (parazit) olabilir. Wertheimer, "Buna benzer pek çok sinyale rastlıyoruz. Bu tür sinyallerin genellikle interferans olduğunu anlıyoruz" diyor. 

12) ASLA DEĞİŞMEMESİ GEREKEN ALFA YOKSA DEĞİŞTİ Mİ? 

Alfa sabiti, değişmiş olabilir mi? Eğer öyleyse bu fiziğe ihanet anlamına gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim içine girdiğini belirleyen çok önemli bir sabittir ve değişmemesi gerekir. 

1997 yılında, Sydney'deki New South Üniversitesi'nden astronom John Webb uzaktaki bir kuasardan Dünya'ya gelen bir ışığı analiz etti. Kuasarlar, çok uzakta olup kuvvetli radyo dalgaları gönderen gökcisimleridir. 12 milyar yıllık yolculuğu sırasında bu ışık, demir, nikel ve krom gibi metal bulutları arasından geçmiş olmalıydı. Ve bilim adamları bu atomların, kuasar ışığın fotonlarının bir kısmını emdiğini keşfetti. 

Eğer bu gözlemler doğruysa, alfa adı verilen hassas yapı sabitinin, ışık, bulutlar arasından geçerken farklı değerlere sahip olduğu varsayımı ortaya çıkar. 

Ancak bu fiziğe ihanet anlamına gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim içine girdiğini belirleyen çok önemli bir sabittir. Dolayısıyla değişmemesi gerekir. Bunun değeri, elektronun yüküne, ışığın hızı ve Planck'ın sabitine bağlıdır. Bunlardan biri değişmiş olabilir mi? 

Fizikçilerin hiçbiri bu ölçümlerin doğruluğuna güvenmek istemedi. Webb ve ekibi sonuçlarında bir yanlışlık olup olmadığını inceliyor. Ancak şu ana kadar bir hataya rastlamadılar. 

Webb'in bulguları alfa ile ilgili bilgilerimize meydan okuyan tek fenomen değil. Bugün Gabon, Oklo'da bulunan ve 2 milyar yıl önce aktif olan, bilinen tek doğal nükleer reaktör, ışığın madde ile etkileşimi ile ilgili bir şeyin değiştiğini gösteriyor. Los Alamos National Laboratory'den Steve Lamoreaux ve ekibi, Oklo'nun başlangıcından bu yana alfanın yüzde 4'ten fazla azaldığını ileri sürüyor. 

Ancak Paris'teki Institute of Astrophysics'ten astronom Patrick Petitjean , Şili'deki Very Large Teleskope (VLT) tarafından saptanan kuasar ışığı analiz edince, alfanın değiştiğine ilişkin herhangi bir bilgiye ulaşmadıklarını bildirdi. Bu arada VLT'ın ölçümlerini inceleyen Webb, Paris ekibinin daha gelişmiş bir analize ihtiyaçları olduğu sonucuna vardı. Bu ölçümler üzerinde çalışan Webb ve ekibi bu yılın sonlarına doğru anomaliyi çözdüklerini açıklayabilir. 

13) SOĞUK FÜZYON YOKSA GERÇEK Mİ? 

Oda sıcaklığında çok kolay yoldan bedava enerji elde edildiğinde, bütün ülkelerin enerji sorunu çözülecektir. 16 yıl önce böyle bir deney gerçekleştirilmiş ve dünya ayağa kalkmıştı. Ancak, bu deney bir daha tekrarlanmamıştı. Şimdi bu düşünce yeniden canlandı! 

16 yıldan sonra soğuk füzyon yeniden gündemde. Aslında, soğuk füzyon hiçbir zaman gündemden düşmemişti. ABD Deniz kuvvetleri laboratuvarlarında, nükleer reaksiyonların, oda sıcaklığında, tükettiğinden fazla enerji üretip üretmeyeceği konusunda 200'den fazla deney yürütüldü. Böyle bir sonuç, sadece yıldızların içinde oluşur.. 

Eğer bu, yani kontrollü soğuk füzyon yeryüzünde gerçekleşirse, enerji sorunumuz biter. Amerikan Enerji Bakanlığı yeni soğuk füzyon deneylerine yeniden açık çek verdi.. 

Enerji Bakanlığı'nın 15 yıl önce yayımlanan ilk raporu, Utah Üniversitesi'nden Martin Fleischmann ve Stanley Pons 'un orijinal soğuk füzyon sonuçlarının yenilenmesinin mümkün olmadığını açıklıyordu. 

Soğuk füzyonun temel iddiası şuydu: Paladyum elektrotları ağır suya batırıldığı zaman ortaya çok büyük miktarda enerji çıkacaktı. Sonuçta bir enerji patlaması yaşanacaktı. Burada sorun füzyonun oda sıcaklığında gerçekleşmemesiydi. 

George Washington Üniversitesi'nden mühendis David Nagel'e göre bu sorun değil. Süper iletkenlerin açıklanmasının 40 yılda açıklandığına dikkat çeken Nagel, soğuk füzyonu bu aşamada reddetmenin yanlışlığına değiniyor. Yani hala umut var!

  

İşte açıklanamayan olaylar

 

Günümüzden 2 bin yıl önce yapılan ve Bağdat yakınlarında bulunan pilin sırrı ne ? 23 Eylül 2007 11:56

Bir kentin inşası tam 2 bin yıl sürer mi. Antik Çağ'da da bilgisayar kullanıldığını biliyor musunuz. 

İŞTE AÇIKLANAMAYAN OLAYLAR 



Harçsız taş set 

Peru'nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş.

Generalin kemer tokası 

M.S. 300'lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou'nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.

Antik çağ bilgisayarı 

1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.

Concorde'un atası

M.Ö 200'de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır'da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972'de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu vekanatlarının Concorde'u andırdığını iddia etti.

1000 yılda yapılan kent 

Pasifik Okyanusu'ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200'de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hala sır.

Geleceği gören harita 

Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis'in 1513'te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu'nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu'nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818'de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis'in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.

2000 yıllık pil 

Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938'de Irak'ın başkenti Bağdat'ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi "dünyanın en eski pili" olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800'lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.i.

Kristal kuru kafa 

Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.

Uzaylılar için iniş pisti 

Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.

Kayaya gömülü çekiç 

Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936'da Teksas'ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=284529 alınmıştır    Hürriyet

Doğaüstü ve açıklanamayan olaylar...

İşlenmiş dev kaya blokları

Lübnan2daki Balnek şehri yakınlarında buklunan bu taşlar binlerce yıl öncesinde buraya getirilmişti. Resimde gördüğünüz parça 1050 ton ağırlıkta ve 25 metre uzunluğunda. Bu "momolit" takma adlı yekpare blok, dünya üzerindeki işlenmiş en büyük taş bloktur. Soru şu: Bu taşları kimler ve nasıl buraya getirebilmişti?

Doğaüstü ve açıklanamayan olaylar...

İrlanda'da bir dev fosili.

1895 yılında İrlanda'da Dyer tarafından mineral araştırmaları sırasında bulunan bir dev fosili. Boyunun karşılaştırılması amacıyla bir tren vagonunun önüne koyulmuştur. Yüksekliği 3 metre 70 santimetre ve ağırlığı 2050 kg.dır.(taşlaşmış olduğu için daha ağır geliyor herhalde) Sağ ayağı 6 parmaklıdır. Ancak daha sonra bu dev fosiline ve sahibine ne olduğunu kimse bilmiyor.

Doğaüstü ve açıklanamayan olaylar...

Ural Bölgesini gösteren (tabiri caizse) bir harita

Bu 120 milyon yıllık taş parçasının yüzeyi, Ural Bölgesini gösteren (tabiri caizse) bir haritayla kaplıdır. Görünüşe göre bu kadar eski bir haritanın olması imkânsızdır. Bashkir State Üniversitesindeki bilim adamları, çok eski zamanlarda, gelişmiş uygarlıkların olduğuna dair kanıtlardan biri olarak yorumluyorlar eseri. Bu gerçektende insan eliyle yapılmış bir rölyeftir. Günümüz askeri haritaları ile neredeyse aynı karakterik özellikleri sergilemektedir. Harita sivil çalışmaları göstermekte yani uzunluğu 12.000 Km ' yi bulan kanallar, nehirlere çekilen çitler, güçlü barajlar... Kanallardan çokta uzakta olmayan yerde elmas biçimindeki yerler gösterilmiştir.( Ne anlattığı bilinmemektedir). Ayrıca harita bazı yazılarıda içermektedir. Hatta sayılar bile vardır. Bilim adamları önce bunun eski çince olduğunu düşündüler. Daha sonra bu düşünce bilinmeyen bir kaynağa ait hiyeroglif - syllabic türü yazıya dönmüştür. Bilim adamları bu yazıları şimdiye kadar çözemediler.

http://www.sabah.com.tr/fotohaber/dunya/dogaustu_aciklanamayan_olaylar alınmıştır

  

Astral seyahat'in sırrı çözüldü...

 

Bilim adamlarının yaptığı bir deney, nedeni açıklanamayan ve parapsikolojik olaylar arasında sayılan "beden dışı deneyim"in (astral seyahat) nasıl oluştuğuna ışık tuttu.
"Kişinin fiziksel bedeni dışında ve bilinçli bir şekilde başka mekanlara yaptığı yolculuk ve bu bedeniyle geçirdiği deneyimler" olarak tanımlanabilecek bu olayın nörolojik nedenini bulmayı amaçlayan Londra Üniversitesi ve İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü uzmanları, "astral seyahate" benzer bir deneyim yaratmak için sanal gerçekliğin kullanıldığı deneyler yaptı.
Uzmanlar, beyni şaşırtarak "fiziksel bedenin başka bir yerde olduğuna inandırmak" için, sanal gerçeklik gözlükleri kullandı. Sanal gerçeklik gözlükleriyle yaratılan görsel illüzyon ve bedenlerine gerçekten dokunulduğu hissi, deneklerde "fiziksel bedenlerinden çıktıkları" hissi yarattı.
Araştırmacılar, deney sonucunda elde ettikleri bulguların, cerrahların "uzaktan ameliyat yapması" ya da gerçeklik hissi artmış bilgisayar oyunları kurgulanması gibi pratik sonuçları da olabileceğini belirtti.
Bazı uzmanlar, astral seyahat ya da "beden dışı deneyim" olgusunun tamamen doğaçlama olarak geliştiğini öne sürerken, bazıları ise bu deneyimin "tehlike altında olmakla" ilgisi olabileceğini, ölümcül bir durumla yüz yüze gelmenin ya da alkol, uyuşturucu kullanmanın tetikleyici olabileceğini savunuyor.
Başka bir teoriye göreyse bu deneyim, kişilerin bedenleriyle ilgili olumsuz algıları olması ya da bedenleriyle yeterince "ilişki" kurmamalarından kaynaklanabiliyor.


U YERDE SANIYORUZ"
İsviçre’de yapılan deney, "beyindeki, dokunma ve görme merkezleri arasındaki bağlantı kopukluğunun" fiziki bedenin dışına çıkıldığı hissi yaratabileceği varsayımı üzerine kuruldu.
Gönüllü denekler, gözlerine sanal gerçeklik gözlükleri takarak, bir kameranın önünde ayakta durdu. Denekler, bu gözlükler sayesinde, kendi bedenlerinin üç boyutlu arkadan görüntüsünü, kendi önlerindeymiş gibi görebiliyordu. Araştırmacıların, sırtlarına bir kalemle dokunduğunu gözlükler sayesinde görebilen denekler, kalemin gerçek sırtlarına değil, önlerinde gördükleri "sanal sırtlarına" dokunması sonucu onu algılıyormuş gibi hissettiklerini söylediler.
Bir sonraki aşamada, deneklere gösterilen görüntü değiştirildi ve deneklere, sanal gözlükler aracılığıyla, gerçek bedenleri değil, bir mankenin sırtının üç boyutlu görüntüsü gösterildi. Mankenin sırtına kalemle dokunulduğunu gören denekler, buna rağmen önlerinde gördükleri bedeni "hala kendi bedenleri gibi algıladıklarını" ifade etti.
Gözlükleri çıkarılan ve birkaç adım geri yürütülen denekler, eski yerlerine dönmeleri istendiğinde ise gereğinden fazla yürüyerek fiziki bedenlerinin değil, sanal bedenlerinin eski pozisyonuna yakın yerde durdu.
Londra Üniversitesindeki ekibin yaptığı deney de benzer bir mantık üzerine kuruldu. Buradaki ekibin başkanı Dr. Henrik Ehrsson, kendi deneklerinin "sanal bedenleri tehdit altındayken, gerçekmiş gibi algılayarak psikolojik tepkiler verdiğini" saptadı.
Dr. Ehrsson, "Bu deney, beden dışı deneyimde kişinin görsel algısının çok önemli olduğunu ortaya koyuyor. Başka bir deyişle bedenimizin, gözlerimizin olduğu yerde olduğunu sanıyoruz" diye konuştu.
Bulgularını yorumlayan bilim adamları, bu deneylerin "beden dışı deneyim"i laboratuvar ortamına taşıdığını ve nasıl meydana geldiğiyle ilgili en önemli teorilerden birini sınadığını belirtiyor

http://www.milliyet.com.tr/2007/08/25/son/sonyas04.asp alınmıştır

 

 

 

 Dört bin yıl önce beyin ameliyatı yapılmış!

 

 

Kafatasının açıldığı, operasyonun başarılı geçtiği anlaşıldı.

Kayseri-Sivas karayolu üzerindeki Kültepe Höyüğü'nde yapılan kazılarda bulunan Asurlu bir tüccara ait iskeletin incelemesi sonucu, yaklaşık 4 bin yıl önce, kafatası açılarak, beyin zarı iltihabı operasyonu yapıldığı tespit edildi.

Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1948 yılından beri arkeolojik kazıların devam ettiği Kültepe-Kaniş Karum kazı alanında, 2010 yılı kazılarının Kaniş bölgesinde başladığını, kazının ilk gününde ise çok önemli bir mezar bulduklarını söyledi. 

Kulakoğlu, mezarı dikkatli bir şekilde kazdıklarını, kazıda Asurlu bir erkek tüccara ait kemikler ile silah ve özel eşyalarını bulduklarını belirterek, şunları söyledi: 

''Kaniş tepesinde kazılara başladığımız ilk gün, daha doğrusu temizlik çalışmaları sırasında bir mezar bulduk. Koloni çağına ait 4 bin yıllık mezarda, olasılıkla Asurlu bir erkek tüccara ait olduğu tespit edilen iskeletlerin yanında, tüccarın özel eşyaları ve silah olarak kullandığı mızrak ve baltası da bulundu. İskeletin kafa tasında kazı heyetimizdeki antropologların yaptığı incelemede Asurlu tüccarın ölmeden daha önce başarılı bir beyin ameliyatı geçirdiği ve iyileştikten sonra hayatını kaybettiğini tespit ettiler. Bu yıl kazılara moralimiz yüksek başlıyoruz.'' 

Anadolu Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Handan Üstündağ da, böyle bir kafatasına ilk defa rastladığını belirterek, şu bilgileri verdi: 

''Kültepe'de yüzlerce insan iskeleti bulundu. Ancak bunun özelliği farklı. Asurlu tüccarın kafatasında çok düzgün bir kesi var. 6x3 santimetre boyutlarındaki kesi izlerinden, kafatası delgi operasyonunun başarılı bir şekilde yapıldığını ve operasyondan sonra da hastanın sağlığına kavuşarak iyileştiğini öğreniyoruz. Bu bize günümüzden 4 bin yıl önce beyin ameliyatının başarılı bir şekilde yapıldığını gösteriyor. Beyin zarı iltihabına operasyon yapılmış ve iyileşme sağlanmış. Bunu açık bir şekilde görüyoruz. Bu işi yapan çok tecrübeliymiş. Operasyon da başarılı bir şekilde gerçekleşmiş.''

www.haberturk.com dan  alınmıştır






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:
 
  Bugün 21 ziyaretçi (32 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=